EURO
1
  • EURALL
    90.69 0.13%
  • EURTRY
    55.70 0.06%
  • EURMKD
    61.67 0.13%
  • EURRSD
    117.43 -0.06%
  • EURUSD
    1.12 0.05%
  • EURGBP
    0.84 -0.12%
  • EURCHF
    0.93 -0.07%
  • EURSEK
    11.11 -0.17%
  • EURAUD
    1.60 -0.35%
Haberler aranıyor...
Aramak için en az 2 karakter yazın.

Sizden Gelenler

Fransa'daki eylemlerde 149 kişi tutuklandı
Fransa'da 17 Ekim'de başlayan eylemler kapsamında ortalığı kırıp döken veya yağmalama olaylarına karışan 149 şüphelinin tutuklandığı bildirildi.  Fransa Adalet Bakanı Gerald Darmanin, hafta sonu düzenlenen sarı yeleklilerin eylemleri sırasında şiddet olaylarının yaşandığı kuzeydeki Lille kentini ziyaret etti. Darmanin, ziyareti kapsamında Lille Adli Mahkemesinde basına yaptığı açıklamada, sarı yeleklilerin eylemleri kapsamındaki şiddet olaylarına karşı adaletin verdiği yanıttan memnun olduğunu dile getirdi. Eylemler kapsamında ortalığı kırıp döken veya yağmalama olaylarına karışan 149 şüphelinin tutuklandığını aktaran Darmanin, savcıların talimatlarına uygun olmayan tüm mahkeme kararlarını temyize taşımalarını istediğini belirtti. Ulusal basındaki haberlere göre, hafta sonu başkentte hayat pahalılığına karşı düzenlenen eylemler sırasında hayatını kaybeden 2 kişinin ölüm nedenlerinin araştırılması için soruşturma başlatıldı. Paris Emniyet Müdürlüğünden yapılan açıklamaya göre, Paris'te Cumhuriyet Meydanı yakınlarında 17 Ekim'de 59 yaşındaki bir kişi bilinci kapalı bir şekilde bulunmuştu. İlk yardım merkezine götürülen söz konusu kişi, yapılan müdahalelere rağmen hayatını kaybetti. İlk belirlemelere göre fenalaşan 48 yaşındaki bir kişinin cansız bedeni de 19 Ekim sabahı 01.10'da Paris'teki Berger Sokağı'nda bulundu. Fransa'daki eylemler Öğrencilerin de desteklediği sarı yelekliler, hayat pahalılığına ve yüksek akaryakıt fiyatlarına karşı 17 Ekim'de ülke genelinde gösteriler düzenlemişti. Gösterilerde yaklaşık 2 bin 500 kişi gözaltına alınırken, 1000'i aşkın polis, jandarma eri ve itfaiyeci yaralanmıştı. Şiddet olaylarının yaşandığı gösterilerde, yaklaşık 3 bin iş yeri hasar görmüş veya yağmalanmıştı. Limoges Belediye Binası ve Lyon kentindeki turizm ofisi ateşe verilmiş, Marsilya kentinde eylemciler belediye binasına zarar vermişti. Eylemlerde iş yeri zarar görenler, hükümete krizi yönetemediği gerekçesiyle tepki göstermişti. Yüzlerce eylemci 18 Ekim'de tekrar Paris'te sokağa inmişti. Yerel makamlar olası eylemleri önlemek için Paris, Lille, Lyon ve Nice başta olmak üzere bazı bölgelerde kısmi sokağa çıkma yasağı uygulama kararı almıştı.
15 saat önce
0
Devamını Oku
Birleşmiş Milletler: Batı Şeria'da durum artık açlık krizine dönüşüyor
BM Dünya Gıda Programı (WFP) İcra Direktör Yardımcısı Carl Skau, İsrail'in işgali altındaki Batı Şeria'da Filistinlilerin topraklarını gasbeden İsraillilerin şiddeti sonrasında bölgede yaşanan sorunlara bir de "açlık krizinin" eklenmek üzere olduğu uyarısında bulundu.  Skau, New York'taki BM Genel Merkezi'nde düzenlenen günlük basın toplantısında Orta Doğu'daki sorunlarla ilgili güncel bilgileri paylaştı. İşgal altındaki Filistin topraklarında saha çalışmaları yaptığını belirten Skau, hasat mevsiminin yaşandığı Batı Şeria'da yanmış zeytin tarlalarıyla, boşaltılmış çiftliklerle karşılaştığını, bölgede insan hakları ve güvenlik konusundaki sorunların devam ettiğini vurguladı. Skau, "Yani bu durum, eskiden beri bir insan hakları ve koruma kriziydi, özünde hala da öyle olmaya devam ediyor fakat artık bir açlık krizine de dönüşüyor." uyarısında bulundu. Batı Şeria'da gıda güvensizliğinin son üç yılda iki katından fazla arttığına dikkati çeken Skau, şu anda "yaklaşık bir milyon Filistinlinin" gıda yardımına ihtiyaç duyduğu bilgisini paylaştı. "Sorunun temelinde yine finansman yetersizliği yatıyor" Skau, Batı Şeria'da bu sıkıntıların ortaya çıkışında finansman yetersizliğinin etkili olduğuna işaret etti. Son haftalarda bölgede destek sağlanan Filistinlilerin sayısının yaklaşık 400 binden 200 bine düştüğünü söyleyen Skau, "En savunmasız durumda olanları tespit etmek için elimizden geleni yapıyoruz ancak bu, oldukça zor bir süreç çünkü çok fazla insan büyük sıkıntı çekiyor. Sorunun temelinde yine finansman yetersizliği yatıyor." dedi. Skau, bölgedeki durumun uzun zamandır "son derece gergin gittiği" ancak gıda meselesinin "aşılmaması gereken bir sınır" olduğu değerlendirmesinde bulundu. BM yetkilisi, şunları söyledi: "Çünkü açlığın yayıldığı yerde istikrarsızlık da baş gösterir. Bu nedenle uluslararası topluma bir kez daha çağrıda bulunuyoruz: Batı Şeria'daki bu krize çözüm bulmak adına diplomatik araçları devreye sokun, desteğinizi artırın ve üzerlerindeki baskıyı hafifletmek için sunduğumuz programların ve yardımların devamlılığını sağlamak üzere acilen finansman desteği sağlayın."
1 gün önce
0
Devamını Oku
Laylalar Şehri Erzurum
Erzurum’un Balkanlar’da Şardağı yaylalarının, kayak merkezlerinin yüksekliğine erişen bir şehir olduğunu ilk duyduğumda, bu şehre nasıl tırmanılabileceğini hayal ederdim. Haritada şehirler yatay bir çizgi üzerinde durur; fakat Erzurum, sanki yeryüzünden gökyüzüne doğru yükselen başka bir âleme kurulmuş gibiydi. İnsan, ona yalnızca bir şehre gider gibi değil, dağlara, yaylalara, tarihin yüksek katlarına doğru tırmanır gibi gidiyordu. Sonra bir gün, hayal ettiğim bu şehre beni bir davetiye götürdü. Kosova’dan İstanbul’a, İstanbul’dan da Erzurum’a uçtum. Uçak, Anadolu’nun üzerinde ilerlerken pencereden görünen manzara giderek değişti. Yeşil vadiler, geniş ovalar ve şehirler geride kalıyor; yerini yüksek dağlara, sarp yamaçlara ve uçsuz bucaksız bozkırlara bırakıyordu. Erzurum’a yaklaştıkça, şehrin yalnızca bir coğrafya parçası olmadığını, yüksekliğin ve tarihin üzerine kurulmuş bir medeniyet olduğunu daha yolculuk sırasında hissetmeye başladım. Bu şehir, yüzyılların içinden geçerek bugüne gelmişti. Beşinci yüzyıla ait kaynaklarda II. Theodosiopolis adıyla anılan şehir, Araplar tarafından Kal‘kala olarak adlandırılmış. Türkler ise Erzen olarak ifade ederlermiş. Selçuklu sikkelerinde görülen Erzenü’r-Rûm adı, zaman içinde bugünkü Erzurum şekline dönüşmüş. Şehrin adında bile Anadolu’nun tarihî katmanları, farklı medeniyetlerin ve dillerin birbirine eklenerek oluşturduğu uzun bir hikâye saklıydı. Zaten Erzurumun tarihi çok sayfalı bir eserdir. Ancak bu eserin sayfaları kağıt değil yazılı, duvarları oluşturan taşlardır, sikelerdir, müzelerde sergilenen nesnelerdir. Ben Erzurum’a ilk olarak Atatürk Üniversitesinde düzenlenen bir kongreye katılmak için gelmiştim. Şimdi Teknik Üniversitesinde düzenlenen Adlibilimler kongresinde sunum yapmak için geldim. Şehrin yüksekliğine alışmaya çalışırken, aslında yalnızca fizikî bir yüksekliğe değil, tarihin de yüksek bir katmanına çıkmış olduğumu fark ettim. Erzurum’da insanın ilk dikkatini çeken şeylerden biri taşın şehirle kurduğu ilişkidir. Burada taş, yalnızca bir yapı malzemesi değildir. Şehrin hafızasıdır. Duvarlarda, kemerlerde, kapılarda, medrese avlularında ve camilerin sütunlarında geçmişin sessizliği yaşar. Şehrin tarihî dokusu içinde karşıma çıkan Ulu Cami, beni özellikle etkileyen yapılardan biri oldu. Taş yapısı, geniş iç mekânı ve çok sayıdaki sütunuyla insanı başka bir zamanın içine çekiyordu. Caminin içinde yürürken, yalnızca bir ibadet mekânında değil, Selçuklu şehirlerinin ruhunda dolaşıyor gibiydim. Sütunlar, kemerler ve taş duvarlar, yüzyıllardır gelip geçen insanları sessizce hatırlıyor; her taş, kendi içinde bir çağın izini taşıyordu. Çifte Minareli Medrese Erzurum’un taşla yazılmış en etkileyici sayfalarından biri de Çifte Minareli Medresedir. Şehrin simgesi hâline gelen bu yapı, uzaktan bile kendisini belli eden iki minaresiyle göğe doğru yükselir. Taş işçiliğindeki incelik, kapı ve cephe süslemelerindeki zarafet, Selçuklu sanatının yalnızca sağlamlık değil, aynı zamanda güzellik arayışını da gösterir. Çifte Minareli Medrese’nin önünde durduğumda, insanın geçmişle konuşması için mutlaka kelimelere ihtiyacı olmadığını düşündüm. Bazen bir taş kapı, bir kemer, bir kabartma veya göğe yükselen bir minare, yüzyılların söyleyemediğini sessizce anlatır. Erzurum’un tarihî dokusu yalnızca büyük yapılarla sınırlı değildir. Şehrin eski evleri de bu hikâyenin bir parçasıdır. Kaleye ve tarihî merkez çevresine yayılan eski evlerde, ikinci katları dışarıya taşan taş duvarlar, şehrin geçmişteki günlük hayatını bugüne taşıyordu. Bu evlere bakarken, bir zamanlar bu cumbalardan sokağı seyreden insanları, kışın karla örtülen taş sokakları, kapı önlerinde yapılan sohbetleri ve uzun kış gecelerinde yanan lambaları düşünüyordum. Kalenin çevresi Erzurum’da tarih, müzelerde olduğu kadar sokaklarda da yaşar. Erzurum Kalesi de şehrin tarihî siluetinin en önemli parçalarından biridir. Yüksekten şehre bakarken, Erzurum’un neden yüzyıllar boyunca önemli bir merkez olduğunu daha iyi anlıyor insan. Burası yalnızca bir şehir değil, yolların kesiştiği, orduların geçtiği, devletlerin hâkimiyet kurmaya çalıştığı bir coğrafyadır. Kale, sanki bütün bu geçmişin üzerinde nöbet tutmaya devam etmektedir. Kongre salonu Şehrin yakın tarihini anlamak için Kongre ve Millî Mücadele Müzesini ziyaret etmek gerekir. Erzurum’un adı, Türk tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olan Millî Mücadele süreciyle de özdeşleşmiştir. Bu binanın odalarını dolaşırken, yalnızca geçmişte alınmış kararları değil, bir milletin geleceğini yeniden kurma iradesini de düşünüyordum. Erzurum’un tarihinin yalnızca birkaç yüzyılla sınırlı olmadığını ise Arkeoloji Müzesinde daha derinden hissettim. Binlerce yıl öncesinden kalan eserlerin karşısında dururken, insan kendi zamanının ne kadar kısa olduğunu fark ediyor. Bizim hayatımız, büyük tarih nehrinin içinde küçük bir an gibi kalıyor. Bir zamanlar bu topraklarda yaşayan, çalışan, üreten ve hayal kuran insanlar da kendi hayatlarını sonsuz sanmış olmalıydılar. Oysa bugün onların eşyaları müzelerin sessiz salonlarında bize bakıyor. Erzurum’da beni en çok etkileyen şeylerden biri de şehrin insanlarıydı.   Çaycıdaki semaverler Bir gün, uzun boylu semaverin bulunduğu bir çayhanede oturdum. Çayın kendine özgü bir anlam taşıdığı yerlerden biridir Erzurum. Burada çay yalnızca içilen bir içecek değildir; sohbetin başlangıcı, misafirliğin bahanesi ve insanları birbirine yaklaştıran sade bir ikramdır. Çayımı içtikten sonra hesabı ödemek istedim. Tek çaydan para alınmaz diyerek parayı almayınca, kendimi mahcup hissetmemek için ısmarladığım ikinci çaydan da para almayı reddetti . Ben ısrar edince, onun ifadesiyle, “dökülen veya tazelenen” ikinci çayın parasının konuktan alınmadığını söyledi. Bu kez iyice şaşırdım. Erzurum’da misafir olmak bazen böyle bir şeydi. İnsan, bir çay içip parasını ödeyerek kalkamıyordu. Şehrin insanları, konuğu kendi ikramlarının bir parçası hâline getiriyordu. Aynı duyguyu ayakkabılarımı boyattığım zaman da yaşadım. İşini bitiren ayakkabı boyacısı ücretini almak istemedi. “Konuktan para almıyoruz,” dedi. Bu cümle, Erzurum’un taş yapılarından daha sıcak, dağlarından daha yüksek bir anlam taşıyordu. Çünkü bir şehir, yalnızca camileri, medreseleri, kaleleri ve müzeleriyle tanınmaz. Bir şehri asıl yaşatan, insanlarının davranışlarında görünen ahlâktır. Erzurum’da bana sunulan o küçük ikramlar, belki maddî olarak çok büyük şeyler değildi. Fakat insanın gönlünde bıraktığı iz, büyük şehirlerin pahalı sofralarından çok daha kalıcıydı. Erzurum’da ilk defa cağ kebabı yedim. Cağ kebapçısı Kebabın yatay olarak ateşle ve etle kurduğu ilişki, Erzurum’un sert iklimini ve güçlü tabiatını hatırlatıyordu. Şişte pişen et, ustanın elinde ince ince kesiliyor; sofraya geldiğinde ise yalnızca bir yemek değil, şehrin mutfak kültürünün bir parçası hâline geliyordu. Yemeğimi bitirdikten sonra hesabı istedim. “Ödendi,” dedi kebapçı. Önce yanlış anladığımı düşündüm. Meğer müşterilerden biri hesabı görmüş ve benim hesabımı da ödemişti. Erzurum’da insan bazen hesabını kendisi ödemeden de sofradan kalkabiliyordu. Bütün bu küçük karşılaşmalar, şehir hakkında kitaplarda okuyamayacağım bir şeyi öğretiyordu bana: Erzurum’da misafirlik, sözle değil, davranışla anlatılıyordu. Belki de birer rastlantıydı? Şehrin başka bir yüzü ise Palandöken’de karşımıza çıkıyordu. Erzurum’un yüksekliği, kışın sertliği ve dağların ihtişamı Palandöken’de birleşiyordu. Kayak merkezlerine baktığımda, yıllar önce duyduğum “Erzurum’un yaylaları kayak merkezlerinin yüksekliğindedir” sözünü hatırladım. Şehir, sanki ovanın üzerine değil, dağların gölgesine kurulmuştu. Palandöken’in beyazlığı, Erzurum’un taş rengiyle büyük bir tezat oluşturuyordu. Bir tarafta yüzyılların kararttığı taş yapılar, diğer tarafta güneş altında parlayan kar… Bir tarafta Selçuklunun sessizliği, diğer tarafta dağın rüzgârı… Erzurum’da insan, tarihin ve tabiatın aynı anda konuştuğu bir yerde bulunuyordu. Kümbetler Şehrin kümbetleri de bu tarihî atmosferin başka bir yüzünü gösteriyordu. Taşın göğe doğru yükselen biçimi, ölümün bile mimariyle güzelleştirilebileceğini düşündürüyordu. Kümbetlerin çevresinde dolaşırken, geçmişte yaşayan insanların ölümlerini nasıl hatırlamak istediklerini de görüyordum. Onlar, yalnızca mezar bırakmamış; taşla, sanatla ve mimariyle bir hatıra bırakmışlardı. Erzurum’da ikinci kez, bu defa Erzurum Teknik Üniversitesinde düzenlenen bir kongrede sunum yapmak üzere bulunduğumda, şehre ilk gelişimden farklı bir duyguyla baktım. İnsan bir şehre ilk defa gittiğinde yabancıdır. Sokaklar, yapılar, sesler ve insanlar yeni görünür. Fakat ikinci gelişte şehir artık yalnızca bir yer olmaktan çıkar. İnsan, kendisini o şehrin eski sakinlerinden biri gibi hissetmeye başlar. Ben de Erzurum’da böyle bir duyguya kapıldım. Sanki daha önce de bu sokaklardan geçmiş, Ulu Cami’nin sütunları arasında durmuş, Çifte Minareli Medrese’nin gölgesinde yürümüş, eski evlerin cumbalarından sokağa bakmıştım. Sanki o çayhanede içtiğim çayın buharı yıllar önce de yüzüme değmişti. Belki de bazı şehirler insana ilk gelişinde bile tanıdık gelir. Erzurum da benim için böyleydi. Tortum şelalesi Fakat bu yüksek şehirden ayrılmadan önce, yolculuğun en etkileyici durağına, Tortum Şelalesi’ne gittim. Tortum Şelalesi’nin dillere destan güzelliğini daha önce duymuştum. Kaynağı Uzundere çevresindeki dağlardan gelen suların oluşturduğu bu muhteşem şelale, insanın karşısında kelimelerini yetersiz bırakıyordu. Şelalenin bulunduğu yere yaklaştıkça önce suyun sesini duyuyorsunuz. Sonra ses büyüyor. Bir uğultuya, bir çağlayana, gökyüzünden yere doğru inen büyük bir tabiat musikisine dönüşüyor. Korkuluklara yaklaşıp aşağıya baktığımda, yüksekten dökülen suların içinden havanın nasıl yükselip çevreye yayıldığını gördüm. Su, yalnızca aşağıya düşmüyor; düşerken havayı da beraberinde sürüklüyor, çevresine serinlik ve canlılık yayıyordu. O an, şelalenin oluşturduğu serinlik ve su zerrecikleri yüzüme çarptı. Bir anda, sanki o su yalnızca yüzümü değil, içimi de yıkıyordu. Havanın serinliği ciğerlerime kadar işledi. Kendimi, içimde biriken bütün yorgunlukların, şehirlerin gürültüsünün, yolların ağırlığının ve zamanın tortusunun bir anda temizlendiği duygusuna kaptırdım. Tortum’un suları, sanki insanın ciğerlerine kadar işleyip onu içeriden dışarıya doğru tertemiz yapıyordu. Erzurum’da yüksek dağları gördüm. Taşla yazılmış tarihin önünde durdum. Selçuklunun medreselerinde yüzyılların sessizliğini dinledim. Millî Mücadele’nin izlerini sürdüm. Müzelerde binlerce yıl öncesinin insanlarıyla karşılaştım. Bir çayhanede çayın parasını ödemekte zorlandım. Ayakkabılarımı boyatan ustanın misafirperverliği karşısında mahcup oldum. İlk Cağ kebabımı yedim ve hesabımın başkası tarafından ödendiğini öğrendim. Sonra da Tortum’un sularında, bütün bu yolculuğun özünü buldum. Erzurum, benim için yalnızca kongreler için gidilen bir şehir olmadı. O, göğe yakın bir şehir oldu. Tarihin taşlara kazındığı, karın dağların üzerine uzun süre kaldığı, insanların bir çayı bile misafirlik saydığı, hesabın bazen hiç sorulmadığı, eski evlerin cumbalarında geçmişin gölgesinin yaşadığı, medreselerin taş kapılarında yüzyılların sessizce beklediği bir şehir… Ve Tortum’un suları… Onlar da bu yolculuğun son cümlesi oldu. Erzurum’dan ayrılırken, geride yalnızca bir şehir bırakmadığımı düşündüm. Bir dağ, bir tarih, birkaç taş yapı, bir çayhanenin semaveri, bir ayakkabı boyacısının “konuktan para almıyoruz” sözü, bir cağ kebabı sofrası ve yükseklerden dökülen bir şelalenin serinliği benimle birlikte yola çıkmıştı. Belki bazı şehirler gezilmez. Bazı şehirler insanın içine yerleşir. Erzurum da benim içimde, Şardağı’nın yüksekliğiyle, Palandöken’in karıyla, Ulu Cami’nin taşlarıyla ve Tortum’un ciğerlerime kadar işleyen serin suyuyla kaldı.
1 gün önce
0
Devamını Oku
You Sırbistan İslam Cemaati Meşihatı’ndan Zemun’daki Cami Olayına Sert Tepki
Meşihat, emekli büyükelçi Muhamed Jusufspahić’i cuma hutbesine müdahale etmek ve caminin minberini zorla ele geçirmekle suçladı. Açıklamada, Sırbistan’daki Müslümanların dinî birliğinin korunması çağrısı yapılırken devlet yetkililerine de müdahale çağrısında bulunuldu.   Sırbistan İslam Cemaati Meşihatı, 16 Ekim Cuma günü Belgrad’ın Zemun bölgesindeki bir camide yaşanan olaylara ilişkin yazılı açıklama yayımladı. Açıklamada, Sırbistan’ın emekli büyükelçilerinden Muhamed Jusufspahić, caminin minberini zorla ele geçirmek ve cemaatin uzun yıllardır görev yapan imamı Senad-ef. Hajrović’in cuma hutbesini okumasını engellemekle suçlandı.   Meşihat, yaşananları Sırbistan’daki Müslümanların dinî teşkilatlanması ve birlik süreci bağlamında değerlendirerek, olayın cemaatin iradesine müdahale niteliği taşıdığını ileri sürdü.   Cemaatin tercihine müdahale edildiği iddiası   Meşihatın açıklamasına göre Zemun cemaati, olaydan birkaç gün önce aldığı kararla faaliyetlerini Sırbistan İslam Cemaati bünyesinde çalışan Belgrad Müftülüğü üzerinden sürdürme yönünde irade ortaya koydu. Açıklamada, Jusufspahić’in bu tercihin uygulanmasını engellemeye çalıştığı belirtildi.   Meşihat, Jusufspahić’in cuma namazı sırasında sesini yükselttiğini, imama fiziksel müdahalede bulunduğunu ve bastonunu salladığını öne sürdü. Açıklamada, olay sırasında “Bu cami ve cemaat Belgrad’ındır”, “Saraybosna bizim manevi merkezimiz değildir” ve “Bizim merkezimiz Belgrad’dır” şeklinde ifadeler kullandığı iddia edildi.   Meşihat, bu davranışların caminin kutsiyetine ve cuma ibadetinin huzuruna zarar verdiğini savunarak, yetkili makamları benzer olayların önüne geçmeye çağırdı.   “Sırbistan İslam Cemaati bağımsız bir dinî kurumdur”   Açıklamada, Sırbistan İslam Cemaati Meşihatının herhangi bir uluslararası Müslüman merkezinin veya ülke dışındaki bir kurumun uzantısı olmadığı vurgulandı.   Meşihat; Sancak, Preşova, Belgrad ve Novi Sad müftülükleriyle birlikte Sırbistan sınırları içinde yaşayan Müslümanların milliyet ayrımı gözetmeksizin dinî ihtiyaçlarına hizmet eden, yasal ve özerk bir kurum olduğunu belirtti.   Ayrıca kurumun, diğer ülkelerdeki benzer dinî kuruluşlarla ilişki ve iş birliği geliştirme hakkının bulunduğu ifade edildi. Açıklamada, bu ilişkilerin Sırbistan’ın hukuk düzenine aykırı olmaması ve ülkenin çıkarlarına zarar vermemesi şartıyla yürütülebileceği kaydedildi.   Birlik sürecinde yüzde 95 ve yüzde 99 iddiası   Meşihat, İslam Cemaati bünyesinde birliğin yeniden tesis edilmesi ve Birlik Şartı’nın imzalanmasıyla Sırbistan’daki İslami dinî ve eğitim altyapısının yüzde 95’inden fazlasının, Müslüman nüfusun ise yaklaşık yüzde 99’unun aynı çatı altında birleştiğini ileri sürdü.   Açıklamada bu rakamlar, ülkedeki Müslümanların tek bir İslam Cemaati çatısı altında örgütlenme arzusunun göstergesi olarak sunuldu. Birlik Şartı’nın imzalanması, son 30 yılın en önemli tarihî gelişmelerinden biri olarak nitelendirildi.   Meşihat ayrıca, Müslümanların vakıf mallarının iadesi, dinî eğitim faaliyetlerinin yürütülmesi ve özellikle Belgrad ile Orta Sırbistan’da İslam din derslerinin nitelikli kişiler tarafından verilmesi konularında sorunlar yaşandığını savundu.   Karşı taraf hakkında ağır suçlamalar   Meşihatın açıklamasında, Jusufspahić’in yanı sıra bazı imamlar ve diğer kişiler hakkında da sert ifadeler kullanıldı. Söz konusu kişilerin Müslümanların birliğine karşı çıktığı, cemaatlerin iradesini baskı altında tutmaya çalıştığı ve kişisel çıkarlarını korumayı amaçladığı öne sürüldü.   Açıklamada ayrıca, Sırbistan’daki Müslümanların ve özellikle Boşnakların ülkenin yabancıları olmadıkları, yüzyıllardır bu topraklarda yaşadıkları vurgulandı.   Bu bölümde yer alan suçlamalar Meşihatın kendi değerlendirmelerini yansıtıyor; açıklamada adı geçen kişilerin bu iddialara ilişkin cevaplarına yer verilmiyor.   Devlet makamlarına müdahale çağrısı   Meşihat, 13 Ekim’de de yetkili makamlara çağrıda bulunduğunu hatırlatarak, cemaatlere yönelik baskı ve müdahalelerin önlenmesini istedi.   Açıklamada, birlik sürecine katılan cemaatlerin imamlarına ve mensuplarına yönelik baskıların devam etmesi hâlinde, kurumun yasal yollarla gerekli korumayı sağlayacağı belirtildi. Ayrıca Belgrad’da hâlen farklı bir teşkilatın bünyesinde bulunan cemaatlerin de kendi iradeleri doğrultusunda birleşik İslam Cemaati’ne katılmalarına destek verileceği ifade edildi.   Meşihat, medyaya da çağrıda bulunarak konunun tarafsız, profesyonel ve sorumlu biçimde ele alınmasını; geçmişte görev yapmış kişilerin açıklamalarının tek başına nesnel haberciliğin yerini tutmamasını istedi.   Açıklamanın sonunda, Sırbistan’daki din âlimleri ve Müslümanlar itidale, sabra ve vakarını korumaya davet edildi. Meşihat, yaşanan sorunların temel nedenlerinden biri olarak gördüğü Adalet Bakanı’nın hukuka aykırı olduğunu ileri sürdüğü uygulamalarının da düzeltilmesini talep etti.   Değerlendirme   Zemun’daki olay, yalnızca bir camide yaşanan minber tartışması olarak değil, Sırbistan’daki Müslümanların dinî temsil, kurumsal bağlılık ve birlik meselesinin sahadaki yansımalarından biri olarak öne çıkıyor.   Meşihat, olayları cemaat iradesinin ve birlik sürecinin engellenmesi olarak değerlendirirken, açıklamasında karşı tarafı hedef alan ağır suçlamalara da yer veriyor. Bu nedenle olayın bütün yönleriyle anlaşılabilmesi için diğer tarafın açıklamalarının, cemaatin karar sürecine ilişkin bilgilerin ve ilgili devlet makamlarının tutumunun da dikkate alınması gerekiyor.   Kaynak: Sırbistan İslam Cemaati Meşihatı, 17 Ekim 2026 tarihli “Zemun’da minberin ve caminin zorla ele geçirilmesi girişimini en sert şekilde kınıyoruz” başlıklı kamuoyu açıklaması.   (Mufassal haber: M.Tevfik Yücesoy)  
1 gün önce
0
Devamını Oku
Yunanistan Batı Trakya Türklerinin okullarını kapattı
Yunanistan'daki Batı Trakya Türk azınlığı, öğrenci azlığı gerekçesiyle azınlık okullarının kapatılmasının, çocukların ana dillerinde eğitim almasını ve toplumun kültürel değerlerinin gelecek nesillere aktarılmasını olumsuz etkilediğini belirtiyor.  Batı Trakya Türk Azınlığı Danışma Kurulu Başkanı ve İskeçe Seçilmiş Müftüsü Mustafa Trampa, 2026-2027 eğitim öğretim yılında Rodop'ta 5, İskeçe'de 2 ve Meriç'te 1 olmak üzere, 8 Türk azınlık ilkokulunun faaliyetlerinin askıya alındığını açıkladı. İşlemin geçici olarak tanımlanmasına rağmen okulların fiilen kapandığını belirten Trampa, bu uygulamayı Batı Trakya Türk toplumunun hareket alanını daraltan bir müdahale olarak nitelendirdi.  Mustafa Trampa, azınlık eğitiminin Lozan Antlaşması, ikili anlaşmalar ve uluslararası hukuktan kaynaklanan özel bir statüye sahip olduğunu vurgulayarak okulların kapatılmasının bu statüyle bağdaşmadığını ifade etti. "Türkçemizi muhafaza etmek istiyorsak okullarımızı da muhafaza etmek zorundayız" Azınlık okullarının toplumun dilini, dinini ve kültürel değerlerini korumasında temel rol üstlendiğini belirten Trampa, Türkçe ve Yunanca eğitim verilen bu kurumların varlığının gelecek nesiller açısından önem taşıdığını dile getirdi. Trampa, toplumun hikayelerinin, geleneklerinin ve dini değerlerinin dil aracılığıyla kuşaktan kuşağa aktarıldığına işaret ederek, "Şimdi biz bu dili, bu Türkçemizi muhafaza etmek istiyorsak okullarımızı da muhafaza etmek zorundayız." dedi. Velilerin çocuklarını azınlık okullarına göndermesinin bu kurumların yaşatılmasına katkı sağlayacağını vurgulayan Trampa, bunun aynı zamanda Batı Trakya Müslüman Türk toplumunun kimliğini ve kültürel devamlılığını korumak anlamına geldiğini kaydetti. Mustafa Trampa, öğrenci sayısındaki düşüşün okulların kapatılması için gerekçe yapılmasını eleştirerek İstanbul ve Gökçeada'daki Rum azınlık okullarının öğrenci sayıları az olsa da varlıklarını sürdürebilmesi için Türkiye'nin çaba gösterdiğini söyledi. Yunanistan'dan da benzer bir yaklaşım beklediklerine dikkati çeken Trampa, azınlık okullarının korunmasının bölgenin kültürel zenginliğinin yaşatılmasına katkı sağlayacağını ifade etti. "Okulların kapanması çocukları ve aileleri de etkiliyor" Trampa, köylerdeki azınlık okullarının kapatılmasıyla ilkokul çağındaki çocukların başka yerleşimlere gitmek zorunda kaldığını, bu durumun çocuklar ve aileleri üzerinde ekonomik ve psikolojik yük oluşturduğunu anlattı. Özellikle kış koşullarında küçük çocukların bir köyden diğerine taşınmasının zorluğuna işaret eden Trampa, okulun kapanmasının köy yaşamını da olumsuz etkilediğini belirtti. Trampa, "Bir köyde zaten bir okulun kapanması demek, o köyün o kültürel havasının yok olması demek. O eğitim atmosferinin yok olması demek." ifadesini kullandı. Meselenin yalnızca ulaşım veya ekonomik yükle sınırlı olmadığını vurgulayan Trampa, azınlığın eğitim hakkının korunması gerektiğini dile getirdi. Atina'ya diyalog ve özel statüye saygı çağrısı İskeçe Azınlık Ortaokulu-Lisesi Encümen Heyeti Başkanı Ozan Ahmetoğlu da son yıllarda özellikle Türk azınlık ilkokullarının sayısında ciddi azalma yaşandığını söyledi. Yunanistan genelinde öğrenci sayısı belirli bir düzeyin altına düşen okulların kapatıldığını ve öğrencilerin yakın yerleşimlerdeki okullara yönlendirildiğini anlatan Ahmetoğlu, azınlık okullarının özel ve özerk statüsü gözetilmeden aynı uygulamaya tabi tutulmasını eleştirdi. Ahmetoğlu, başta Lozan Antlaşması olmak üzere, uluslararası ve ikili anlaşmalarla belirlenen bu statünün azınlık okullarına özel koruma sağlaması gerektiğini ifade etti. Soruna ortak ve kabul edilebilir bir çözüm bulunabilmesi için Yunanistan Eğitim Bakanlığının azınlık toplumu ve eğitim kurumlarıyla istişare yürütmesi gerektiğini kaydeden Ahmetoğlu, "Ne yazık ki böyle bir diyalog ve istişare ortamının olmadığını görüyoruz." dedi. Ahmetoğlu, azınlık ilkokulları, ortaokulları ve liselerinde eğitim kalitesinin yükseltilmesi için 30 yıldır yapılan çağrıların da karşılıksız kaldığını aktardı. Bu yaklaşımın toplumda ve velilerde, azınlık okullarının tek tek kapatılarak itibarsızlaştırılmasının ve zamanla ortadan kalkmasının istendiği yönünde bir kanaat oluşturduğunu dile getiren Ahmetoğlu, Atina'nın tutumunu değiştirmesi gerektiğini vurguladı. "Bu, kazanılmış bir hakkımız ve bu hakkı kullanmak istiyoruz" Ahmetoğlu, azınlık çocuklarının kendi okullarında Türkçe ve Yunanca eğitim alma hakkına sahip olduğunu belirterek, "Bu, kazanılmış bir hakkımız ve bu hakkı kullanmak istiyoruz." diye konuştu. Çocukların hem kendi dil ve kültürlerini hem de Yunanistan'ın resmi dili Yunancayı iyi öğrenmesini istediklerini anlatan Ahmetoğlu, şunları kaydetti: "Azınlık okulunu sadece bir okul olarak görmüyoruz, aynı zamanda kültürel devamlılığı, kimlik ve aidiyeti de ayakta tutan çok önemli bir kurum olarak görüyoruz. Bu isteğimizin, bu talebimizin, bu beklentimizin de Yunanistan devleti tarafından kabul edilmesini, buna saygı gösterilmesini istiyor, bekliyor ve talep ediyoruz."
2 gün önce
0
Devamını Oku
AZABAGİÇ: BOŞNAK MÜSLÜMANLARININ GÖÇ ETMESİNE KARŞI MÜCADELE ETTİ
Bosna-Hersek İslam Birliği’nin ikinci reisüluleması Mehmed Tevfik Efendi Azabagiç, Avusturya-Macaristan yönetimi döneminde Müslümanların dinî ve vakıf-eğitim özerkliği mücadelesine öncülük eden isimlerden biri oldu. Azabagiç, kaleme aldığı “Risâle fi’l-Hicre” adlı eserinde, Müslümanların gayrimüslim yönetimi altındaki toprakları terk etmelerinin dinî bir zorunluluk olduğu yönündeki görüşe karşı çıkarak Boşnak Müslümanlarını vatanlarında kalmaya teşvik etti.   Reisülulemalık menşurası 15 Kasım’da takdim edilecek   Bosna-Hersek İslam Birliği’nin yeni seçilen reisüluleması Prof. Dr. Nedžad Efendi Grabus’a, 15 Kasım 2026 tarihinde Saraybosna’daki Gazi Hüsrev Bey Camii’nde düzenlenecek törenle menşurası takdim edilecek.   Bu vesileyle Bosna-Hersek İslam Birliği’nin önceki reisülulemalarının hayatlarını ve kendilerine verilen menşuraları tanıtan bir yazı dizisi hazırlanıyor. Dizinin ikinci bölümünde, kurumun ikinci reisüluleması Mehmed Tevfik Efendi Azabagiç’in hayatı ve çalışmaları ele alınıyor.   Menşura, reisülulemanın seçimini veya atanmasını ve dinî yetkilerini teyit eden resmî belgedir. Osmanlı kurumları aracılığıyla Boşnak İslam idaresine giren bu uygulama, zaman içinde farklı biçim ve içerikler kazanmıştır. Menşurada, dinî liderin görev ve yetkilerinin yanı sıra diğer din görevlilerine yetki verme salahiyeti de belirtilmektedir.   Bosna-Hersek’te reisülulemalık makamı, Avusturya-Macaristan yönetimi döneminde 1882 yılında kuruldu. İlk reisülulemanın ve Ulema Meclisi’nin oluşturulması, daha önce Osmanlı Devleti’nin dinî ve hukukî sistemi içinde yer alan Müslümanların dinî hayatında yeni bir kurumsal dönemin başlangıcı oldu.   1893’te ikinci reisülulema seçildi   Mehmed Tevfik Efendi Azabagiç, 25 Ekim 1893 tarihinde Bosna-Hersek’in ikinci reisüluleması olarak görevlendirildi. Menşurasının takdimi ve göreve başlama merasimi, 20 Kasım 1893’te Saraybosna’daki Konak’ta, İmparator Camii’nde yapılan duanın ardından gerçekleştirildi. Selefi gibi Azabagiç de dinî yetkilendirmesini İstanbul’dan aldı.   Tuzla’dan İstanbul’a uzanan eğitim hayatı   1838 yılında Tuzla’da doğan Azabagiç, ilk eğitimini memleketinde aldı. Eğitimini sürdürmek üzere İstanbul’a gitti ve 1861 yılında Dârülmuallimîn’den mezun oldu.   Hadis, mantık, fıkıh ve tasavvuf alanlarında özel bir ilgiye sahip olan Azabagiç; Arapça, Türkçe, Farsça ve Fransızcanın yanı sıra kısmen Almanca da biliyordu.   1862 yılında Bosna’ya döndükten sonra Saraybosna’da, 1867’den itibaren ise Tuzla’da rüşdiye müdürlüğü yaptı. 1879’da Aşağı Tuzla kadılığına, 1883’te Tuzla müftülüğüne getirildi. Saraybosna’da 1887 yılında Şer‘î Hâkimlik Mektebi’nin açılmasıyla okulun ilk müdürü oldu ve reisülulemalığa atanmasına kadar bu görevini sürdürdü.   Boşnak Müslümanlarının göçüne karşı dinî ve fikrî mücadele   Azabagiç’in reisülulemalık dönemi, Müslümanların dinî ve vakıf-eğitim özerkliğini koruma mücadelesinin yanı sıra Bosna-Hersek’ten yaşanan Müslüman göçleriyle de şekillendi.   Azabagiç, özellikle Avusturya-Macaristan yönetiminin ardından Müslümanların bölgeden ayrılma eğilimine karşı ilmî ve dinî gerekçelerle mücadele etti. Bu kapsamda Arapça kaleme aldığı “Risâle fi’l-Hicre” adlı eserinde, gayrimüslim yönetimi altındaki bir ülkeden ayrılmanın Müslümanlar için dinî bir zorunluluk olduğu iddiasını eleştirdi.   1884 yılında Arapça olarak yazdığı eserin kısaltılmış Türkçe versiyonunu 1886’da yayımladı. Amacı, dinî delillerin yanı sıra pratik gerekçeler ortaya koyarak Müslümanların yurtlarını terk etmelerini önlemekti.   Azabagiç’in yaklaşımı, dinî sorumluluk ile toplumsal varlığın devamlılığını birlikte değerlendiren bir anlayışı yansıtıyordu. Onun çalışmaları, Bosna-Hersek Müslümanlarının değişen siyasî şartlar karşısında kendi topraklarında varlıklarını sürdürme çabası bakımından önem taşıyor.   Eğitim, kültür ve dinî ilimlere katkısı   Mehmed Tevfik Efendi Azabagiç, dinî görevlerinin yanında Bosna-Hersek’in kültür ve eğitim hayatında da etkin rol oynadı. Behar dergisini destekledi, Gajret adlı kültür ve eğitim cemiyetinin kuruluşuna katkı sağladı ve Mehmed Bey Kapetanović Ljubušak ile iş birliği yaptı.   Buhârî’nin Sahih’i ile Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî’si üzerine dersler verdi. 1909 yılında emekliye ayrılmasının ardından da eğitim faaliyetlerini desteklemeyi, imamlar ve muallimlerle ilgilenmeyi sürdürdü. 1912 yılında Cemiyet-i İlmiyye’nin genel kuruluna başkanlık etti.   1918’de Tuzla’da vefat etti   Mehmed Tevfik Efendi Azabagiç, 22 Mayıs 1918 tarihinde Tuzla’da vefat etti. Jalska Camii haziresine defnedildi.   Azabagiç, Bosna-Hersek İslam Birliği tarihindeki ikinci reisülulema olmasının yanı sıra dinî kurumların güçlendirilmesi, eğitimin desteklenmesi ve Boşnak Müslümanlarının göç karşısında yurtlarında kalmalarının teşvik edilmesi yönündeki çalışmalarıyla da hatırlanıyor.   Kaynak: Gazi Hüsrev Bey Kütüphanesi, Reisu-l-uleme u Bosni i Hercegovini 1882–2019, Saraybosna, 2019, s. 15–17.   (Mufassal haber: M.Tevfik Yücesoy)  
2 gün önce
0
Devamını Oku
BOSNA-HERSEK’TE REİSÜLULEMALIK MAKAMININ İLK MENŞURASI: MUSTAFA HİLMİ EFENDİ HADZİOMEROVİÇ
İlk reisülulema Mustafa Hilmi Efendi Hadžiomerović’in göreve atanmasının 144. yıl dönümü   17 Ekim 1882’de göreve atanan ilk reisülulema Mustafa Hilmi Efendi Hadžiomerović’e verilen menşura, Bosna-Hersek Müslümanlarının dinî teşkilatlanma tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu.   Bosna-Hersek İslam Birliğinin yeni seçilen reisüluleması Prof. Dr. Nedžad Efendi Grabus’a menşurasının, 15 Kasım 2026 tarihinde Saraybosna’daki Gazi Hüsrev Bey Camisi’nde düzenlenecek özel bir törenle takdim edilmesi planlanıyor.   Menşura nedir?   Menşura, reisülulemanın seçimini veya atanmasını ve dinî yetkilerini resmî olarak teyit eden belgedir. Aynı zamanda reisülulemanın, şer‘î hukuk çerçevesinde diğer din görevlilerine yetki verme salahiyetini de ortaya koyar. Osmanlı kurumları aracılığıyla Boşnak Müslümanlarının dinî idare geleneğine yerleşen menşuranın biçimi ve içeriği zaman içerisinde değişmiştir. Belgede dinî liderin görev ve sorumlulukları da belirtilir.   Bosna-Hersek’te reisülulemalık makamının kuruluşu   Bosna-Hersek’te reisülulemalık makamı, Avusturya-Macaristan yönetimi döneminde 1882 yılında kuruldu. İlk reisülulemanın ve Ulema Meclisinin oluşturulması, daha önce Osmanlı Devleti’nin dinî ve hukuki sistemi içerisinde yer alan bölge Müslümanlarının dinî hayatında yeni bir kurumsal dönemin başlangıcı oldu.   Mustafa Hilmi Efendi Hadžiomerović, 17 Ekim 1882 tarihinde alınan imparatorluk kararıyla Bosna-Hersek’in ilk reisüluleması olarak atandı. İlk menşura da kendisine verildi. Reisülulemanın resmî göreve başlama töreni ise 15 Aralık 1882’de Saraybosna’daki Konak binasının büyük salonunda gerçekleştirildi.   İlim hayatı ve eğitim çalışmaları   1816 yılında Kulen-Vakuf’ta doğan Mustafa Hilmi Efendi, ilk dinî ve genel eğitimini memleketinde aldı. Bir süre Prijedor’daki medresede öğrenim gördükten sonra 1833’te Saraybosna’daki Gazi Hüsrev Bey Hanikahı’na devam etti. 1837 yılında İstanbul’a giderek Hekim Çelebi Medresesi’nde dönemin tanınmış âlimlerinden ders aldı. Yaklaşık on beş yıllık eğitim sürecinin ardından icazetini alarak memleketine döndü.   Reisülulemalığa seçilmeden önce müderrislik ve müftülük görevlerinde bulundu. Döneminin kaynaklarında özellikle İslam hukuku, hadis ve sahabe biyografileri alanlarındaki bilgisiyle öne çıkan bir âlim olarak tanıtıldı.   1869 yılında kurulan Eğitim Komisyonunda görev alan Hadžiomerović, Müslümanların eğitim hayatının geliştirilmesi için çalıştı. Vakıfların kayıt altına alınması ve denetlenmesi, dinî eğitimin yenilenmesi, kadınların eğitimi ve dinî hükümlerin çağın şartları çerçevesinde ele alınması üzerinde durdu. Ayrıca halkın Boşnakça eğitim ve yayın faaliyetleriyle aydınlatılmasını destekledi.   Bu çalışmaların yürütüldüğü dönemde Saraybosna Rüştiyesi 1884’te, Şeriat Hâkimliği Mektebi ile Müslüman Okuma Salonu 1887’de, Darülmuallimin ise 1892’de açıldı. Boşnakça eğitim materyallerinin ve yayınların hazırlanması da dönemin eğitim hareketliliğinin önemli unsurları arasında yer aldı.   Görevden ayrılışı ve vefatı   Sağlığının bozulması ve artan rahatsızlıkları nedeniyle Mustafa Hilmi Efendi Hadžiomerović, 1893 yılında reisülulemalık görevinden ayrıldı. 10 Şubat 1895’te Saraybosna’daki evinde vefat etti. Cenaze namazı ertesi gün Gazi Hüsrev Bey Camisi önünde kılındı; ardından Grličića Brdo mezarlığına defnedildi.   Hayatı boyunca ilmi, mütevazılığı ve eğitim çalışmalarına verdiği önemle tanınan Hadžiomerović, Bosna-Hersek Müslümanlarının dinî kurumlarının şekillenmesinde etkili isimlerden biri oldu.   İlk reisülulema olarak kendisine verilen menşura ise yalnızca bir görevlendirme belgesi değil, Bosna-Hersek Müslümanlarının dinî idare tarihindeki kurumsal dönüşümün de önemli bir simgesi olarak kabul ediliyor.   Kaynak: Preporod Redaksiyon, 17 Ekim 2026. Haberdeki tarihî bilgiler, Boşnakça kaynak metinden Türkçeye  M.Tevfik Yücesoy tarafından haber diliyle düzenlenmiştir. 
3 gün önce
0
Devamını Oku
 SIRBİSTAN’DA İMAM VE CEMAAT MENSUPLARININ POLİSE ÇAĞRILDIĞI İDDİASI
Sırbistan İslam Birliği Meşihatı’ndan polis uygulamasına tepki   Sırbistan İslam Birliği Meşihatı, Belgrad’ın Zemun bölgesinde görev yapan bir imam ile bazı cemaat mensuplarının polis tarafından ifadeye çağrıldığını ve cami yakınlarında polis görevlilerinin bulunmasının cemaat üzerinde baskı ve tedirginliğe yol açtığını ileri sürdü.   Sandžacke.rs’nin 13 Ekim 2026 tarihli haberine göre Meşihat, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, Zemun Polis Merkezi’nin söz konusu uygulamasını eleştirdi. Açıklamada, imam ve cemaatin, inançları doğrultusunda Sırbistan’daki birleşik İslam Birliği’ne katılma hakkını kullanmak istedikleri belirtildi.   Meşihat, din ve inanç özgürlüğünün yanı sıra dinî örgütlenme hakkının da korunması gerektiğini vurgulayarak, polis uygulamalarının yetkili devlet kurumlarınca incelenmesini istedi. Açıklamada, kişilerin ifadeye çağrılması için yasal gerekçeler bulunması hâlinde işlemlerin şeffaf ve mesleki ilkeler çerçevesinde, vatandaşların hak ve onuruna saygı gösterilerek yürütülmesi gerektiği ifade edildi.   Polis teşkilatına yönelik iddialar   Meşihat açıklamasında, polis teşkilatının bir bölümünün Belgrad’daki Bayraklı Camii çevresinde faaliyet gösteren ve “paralel İslam Birliği sistemi” olarak nitelendirdiği yapının çıkarlarını koruduğu öne sürüldü. Açıklamada ayrıca Musa Suzuki adıyla tanınan ve polisle uzun yıllara dayanan bağlantıları bulunduğu iddia edilen bir kişiye değinildi.   Meşihat, polis görevlilerinin kimin talimatıyla ve hangi amaç doğrultusunda hareket ettiğinin açıklığa kavuşturulmasını talep etti. Bu iddialara ilişkin bağımsız bir doğrulama veya karşı tarafın açıklaması ise söz konusu haberde yer almadı.   Din özgürlüğü ve birlik çağrısı   Açıklamanın sonunda Sırbistan’daki devlet kurumlarına çağrıda bulunan Meşihat, İslam Birliği içerisindeki birlik sürecinin baskı altında kalmadan, hukuk kurallarına ve din özgürlüğüne saygı çerçevesinde yürütülmesini istedi.   Meşihat, açıklamasını şu mesajla tamamladı:   “Bölünmeler yerine birlik, baskılar yerine diyalog, korku yerine din özgürlüğü.”   Mufassal haber: M.Tevfik Yücesoy  Kaynak: Sandžacke.rs
5 gün önce
0
Devamını Oku
Kayıp Parçanın Hikâyesi
Affınıza sığınayım, biraz dağınık bir yazı olacak gibi görünüyor. Sesimi duyurabildiğim kadarıyla ve köşemin elverdiği ölçüde parça parça yazdıklarım bir gün birleştirilirse büyük fotoğrafa ulaşma çabamın neden gerekli olduğunu sizler de anlayacaksınız.  Yüzyıldır hasretini çektiğimiz -yarım kalan- bir hikâyenin parçaları çok dağınık ve birbirinden habersiz… Tarihe tesir eden figürlerin olduğu önemli bir fotoğraf karesinin parçalanıp, tüm Balkan topraklarına serpiştirildiğini düşünürseniz toplaması neredeyse imkânsız bir tabloyla karşı karşıya kalırsınız.  Bendeniz de bu acziyeti hissediyor ve kaderin hükmüyle dağılan parçalardan geriye kalanları zihnimde bir araya getirmeye çalışıyorum… Aslında iz sürüyorum diyebilirim… Yitik coğrafyamıza ait bir nefes, bir belge, bir insan, bir hatıra arıyorum. Bulduğum her parça bir diğerine yönlendiriyor, ulaşmak istediğim büyük fotoğrafa işaret ediyor…  *** Galatasaray Spor Kulübü’nün kurucusu Ali Sami Yen ülkemizde popüler bir isimdir. Futbol ile ilgilenenler Cevat Prekazi, Fadıl Vokri, Vedat Muriç isimlerini duymuştur… Bendenizin futbol merakı olmadığı için meseleye başka bir açıdan yaklaşıyorum. Dikkatinizi çekmek istediğim asıl kişi; Ali Sami Yen’in babası Şemseddin Sami’dir. ŞEMSEDDİN SAMİ, bilinen adıyla Sami Frashëri Arnavut asıllı çok yönlü bir Osmanlı aydını ve entelektüeldir.    Şemseddin Sami Frashëri (1850-1904)  Şemseddin Sami, Osmanlı Devleti’nin –Türklerin- modern anlamda geniş kapsamlı ilk Türkçe sözlüğünü yazan kişiydi. 1901 yılında kaleme aldığı Kâmûs-ı Türkî, Arapça ve Farsça kelimelerin yanı sıra Türkçe kelimeleri halk dilindeki kullanımlarıyla da ele almıştır.  İlk Türkçe roman; Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat (1872), ilk Türkçe ansiklopedi Kâmûsü'l-A'lâm (1898) Kâmûs-ı Fransevî adlı Fransızca ve Kâmûs-ı Arabî adlı Arapça sözlükler onun âsarıdır. Türkoloji temelleri onun çalışmalarıyla hayat bulmuştur.  Ağabeyi Abdyl Frashëri ile birlikte, Latin ve Yunan harfleriyle ilk Arnavut alfabesini (1879) ve Arnavutça gramer kitabını yazdı. (1886). Kardeşi Naim Frashëri Arnavut millî şiirinin kurucusu olarak kabul edilir.   Sami Frashëri, 93 harbinden sonra küçülmeye ve toprak kaybetmeye başlayan Osmanlı sonrasında devletsiz kalan Arnavutların “bekâ sorunlarıyla” yakından ilgilenmekle beraber Osmanlı devletinin modernleşerek güçlenmesini savunmuş, bunun için imparatorluğun ortak dili olan Türkçenin önemini vurgulamıştı. Merhuma Allah’tan rahmet diliyorum. *** Kosova’dan gelen misafirimiz Albanoloji Uzmanı Muhammed Reçica ile Sakarya Arnavutları eşrâfından Öz Kosovalılar Derneği Onursal Başkanı Sabahaddin Aydın Bey sayesinde tanıştım. Bursa-İnegöl üzerinden geldiği Sakarya’daki son gecesinde konakladığı otelin lobisinde saatler süren bir mülakat yaptık. Arnavutça yaptığımız mülakatın ana fikri; Kosova ile Türkiye arasındaki kardeşlik bağlarını güçlendirmek amacıyla neler yapılabilir sorusuna cevap aramaktı. Diğer bir konu da “Bir milleti birleştiren, milleti millet yapan ana unsur nedir? Sorusuydu.   Albanolog Muhammed Reçica ile (Serdivan, 8 Ekim 2026) Soru önemli çünkü Kosova’da Katolik inancı taşıyan az sayıda Hıristiyan Arnavut var. Vatikan’ın tesiriyle Kosova’daki sosyal medyada “bilinçli olarak” dolaşıma sokulan milliyetçi tezlere göre; “Ajo që na bashkon nuk është feja, por kombi / Milleti birleştiren din değil, ırktır.” Elbette ki millet kavramını oluşturan ana omurga inanç birlikteliğidir. Tersini söyleyenler “distopik” olarak ateizmin hâkim olduğu bir devleti işaret ederler ki; bu mümkün değildir. Mümkün olup olmadığı acı bir şekilde diktatör Enver Hoca tarafından ülkesinde test edilmiş ve başarısız olmuştur. Diğer bir önemli örnek de Bosna’dan. Sırplar ve Boşnaklar SLAV ırkıdır… İnançları farklı olduğu için asla tek millet olamazlar. Boşnakların inandığı İslam dini, onları Slavlardan ayıran ve yeni bir millet yapan ana unsurdur.   Albanoloji Uzmanı Muhammed Reçica, Türkiye’deki Arnavut Diasporanın mevcut durumunu tesbit etmek üzere İzmir, Aydın, Manisa, Bergama, Tokat, Niksar,  Samsun, Lâdik, Bafra, Bursa ve İnegöl’de yüzlerce Arnavut aile ile röportajlar yapmış, STK’lar ile görüşmüş. Muhammed Reçica, Kosova Cumhuriyeti Millet Meclisi’nde dil editörü (öğretim görevlisi) olarak halen çalışmaya devam ediyor.   Muhammed Bey, duygularını şöyle ifade ediyor: “Türkiye'de gördüklerim ve öğrendiklerim, hem tarihi merkezler ve anıtlar, hem de sosyal öneme sahip diğer yerler; sokaklar, parklar... Beni çok etkiledi. Türkiye'de gezdiğim yerlerin yanında sizlerin misafiri olduğum Sakarya’ya dair iyi izlenimler edindim. Türk halkı ve devletine karşı her zaman en iyi dostane ve sosyal duyguları besleyerek, tarih, kültür ve özellikle Türk edebiyatı hakkındaki bilgilerimi daha da derinleştirmeyi umuyorum.  Tüm bu deneyimleri, anıları ve bilgileri 2027'de yayınlamayı planladığım kitabıma dâhil edeceğim.” Ankara-Altındağ, Şemseddin Sami Arnavut Kültür Merkezi tavsiyesiyle şehrimizi ziyaret eden Albanolog Muhammed Reçica’ya ve telefon görüşmesiyle tanıştığım Koordinatör Serdal Vardar Bey’e hassaten teşekkür ediyorum.   Prof. Dr. Jusuf Osmani – Serdal Vardar (2025-Ankara) Not: Kosova Cumhuriyeti arşivleri eski Müdürü Prof. Dr. Jusuf Osmani ile iki yıl önce Priştine’de görüşmüştüm. Prof. Osmani’nin özellikle Niş ve Toplica bölgesinden Türkiye’ye göç eden Arnavutlarla ilgili kapsamlı bir çalışması var. İlgilenenler için duyurmuş olayım. Bu çalışmaların artarak devamını dilerim.  İbrahim Selamet  Yeni Sakarya Gazetesi 16.10.2026
5 gün önce
0
Devamını Oku
İsrail, Ekim 2023'ten bu yana 2 binden fazla Filistinli çocuğu gözaltına aldı
Filistin Esirler Cemiyeti,İsrail'in Gazze Şeridi'nde soykırımın başladığı Ekim 2023'ten bu yana 2 binden fazla Filistinli çocuğu gözaltına aldığını, bunlardan en az 350'sinin ağır koşullarda tutulmaya devam ettiğini bildirdi.  Filistin Esirler Cemiyetinden yapılan yazılı açıklamada, İsrail ordusunun dün gece işgal altındaki Batı Şeria'nın güneyindeki El Halil kentinde bulunan Sair ve Eş-Şuyuh beldelerinde 6 çocuğu daha gözaltına aldığı belirtildi. Açıklamada, Ekim 2023'te başlayan süreçten bu yana 2 binden fazla Filistinli çocuğun gözaltına alındığının tespit edildiği, bunlardan en az 350'sinin ağır koşullarda tutulduğu kaydedildi. Filistinli çocukların tehdit, gözaltı, işkence, aç bırakma, tecrit ve sağlık hizmetlerinden mahrum bırakma gibi uygulamalarla hedef alınmasının arttığı uyarısında bulunulan açıklamada, Gazze Şeridi'nden alıkonulan çocukların sayısına ilişkin bilgilerin ise belirsizliğini koruduğu aktarıldı. Açıklamada, Gazze'de aralarında çocukların da bulunduğu binlerce kişinin kayıp olduğu ve zorla kaybetme uygulamasının sürdüğü ifade edildi. İsrail makamlarının Filistinlileri haklarında açık bir suçlama yöneltmeden ve serbest bırakılacakları tarihe ilişkin bilgi vermeden alıkoymasına imkan tanıyan idari tutukluluk uygulamasının, çocukları belirsizlik içinde bıraktığı, aile ve eğitim hayatlarındaki istikrarı bozduğu belirtildi. İsrail mahkemelerinin de etkili bir hesap verebilirlik mekanizmasının bulunmadığı ortamda çocuklara yönelik ihlallerin sürmesine katkıda bulunduğuna işaret edildi.Çocukların gözaltı koşulları Cemiyetin açıklamasında, İsrail'in Megiddo Hapishanesi'nde Mart 2025'te hayatını kaybeden Filistinli çocuk Velid Ahmed'in durumuna dikkat çekildi. Açıklamada, Ahmed'in ölümünden önce ciddi kilo kaybı yaşadığına, yetersiz beslenme ve susuzluk belirtileri gösterdiğine ilişkin tıbbi bulguların bulunduğu belirtilerek, soruşturma dosyasının kapatılmasının hesap verebilirlik konusunda soru işaretleri doğurduğu ifade edildi. Açıklamada ayrıca, 15 yaşındaki Muhammed Hamid'in İsrail'deki Ofer Hapishanesi'nde tutulduğu sırada uyuz hastalığına yakalandığı ve sağlık durumunun giderek kötüleştiği aktarıldı. Hamid'in hayati organlarını etkileyen ciddi enfeksiyonlar geçirdiği, kalp ameliyatları geçirdiği ve kritik durumda yoğun bakıma alındığı belirtilen açıklamada, çocuğun daha sonra bacaklarından birinin kesildiği kaydedildi. İsrail makamlarının sağlık durumunun kötüleşmesinin ardından serbest bıraktığı Hamid'in yaklaşık 3 aydır tedavi görmeye devam ettiği aktarılan açıklamada, bu durum İsrail'in tedavi sorumluluğundan kaçması olarak değerlendirildi. Açıklamada, keyfi olarak alıkonulan çocukların serbest bırakılması, idari tutukluluk uygulamasının ve zorla itiraf alma girişimlerinin sona erdirilmesi, işkence ve aç bırakmanın durdurulması ve tutukluların sağlık hizmetlerine erişiminin sağlanması için uluslararası topluma harekete geçme çağrısı yapıldı. Cemiyetin açıklamasında, ihlallerin belgelenmesi ve kınanmasının ötesine geçilerek somut adımlar atılması ve cezasızlığın sona erdirilmesi gerektiği vurgulandı. İsrail, ABD'nin desteğiyle Ekim 2023'te Gazze Şeridi'ne yönelik saldırılarını başlattı. Saldırılarda on binlerce Filistinli hayatını kaybetti veya yaralandı, sivil altyapının yaklaşık yüzde 90'ı yıkıldı. İşgal altındaki Batı Şeria'da da Ekim 2023'ten bu yana İsrail ordusunun ve Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin saldırılarında artış yaşanıyor. Bu süreçte baskınlar, gözaltılar, ateş açma olayları, ev yıkımları, Filistin topraklarına el koyma ve yeni yasa dışı yerleşim noktaları kurma gibi uygulamalar devam ediyor.
6 gün önce
0
Devamını Oku
Diğer Haberler Yükleniyor...
Kosova 2011 Nüfus Haritası

Anket

Avrupa ve Arnavutluk’taki Öğrenci Protestoları Kosova’ya da Sıçrar mı?

Geçerlilik: 27.10.2026 23:16
© 2006 - 2026 Kosova Haber. Tüm Hakkları Saklıdır..

Designed and Developed by: Dmarketing