Yazan: Memet Tevfik Yücesoy
Bosna denildiğinde insanın zihninde birçok kelime, birçok şehir ve birçok hatıra belirir. Saraybosna, Mostar, Travnik, Bihaç, Mostar Köprüsü, medreseler, camiler, savaşlar, Srebrenitsa ve bütün bunların gerisinde yüzyıllara yayılan bir medeniyet hafızası…
Fakat Bosna’yı yalnızca savaşlarla, acılarla ve siyasî meselelerle okumak, bu kadim coğrafyanın ruhunu anlamaya yetmez.
Bosna aynı zamanda bir ilim, irfan, ahlâk, ticaret, hukuk ve birlikte yaşama tecrübesidir.
Bu sebeple XIX. yüzyılda Bosna’ya gönderilen Ahmet Cevdet Paşa’nın çalışmalarını yalnızca bir “ıslahat hareketi” olarak değerlendirmek eksik kalır. Cevdet Paşa’nın Bosna tecrübesi; devlet yönetimi, adalet, güvenlik, ekonomi, eğitim, ticaret ve toplum düzeninin birlikte ele alındığı kapsamlı bir tecrübedir.
Daha da önemlisi, Cevdet Paşa’nın Bosna’ya bakışında sadece devletin problemlerini tespit eden bir bürokratın değil, insanı, toplumu ve medeniyeti anlamaya çalışan bir mütefekkirin bakışı vardır.
Saraybosna: Bir şehrin isminde saklı tarih
Cevdet Paşa’nın Bosna anlatısında Saraybosna özel bir yere sahiptir.
Paşa, şehrin adının Fatih Sultan Mehmed dönemine kadar uzandığını ifade eder. Fatih’in burada bir saray yaptırması, daha sonra bu sarayın çevresinde evlerin, dükkânların ve hanların kurulmasıyla şehrin büyüyerek Saraybosna adını alması, şehrin oluşumuna dair onun aktardığı dikkat çekici bilgiler arasındadır.
Bugün Saraybosna denildiğinde yalnızca bir şehirden bahsetmiyoruz.
Saraybosna, Balkanlar’da İslâm medeniyetinin şehirleşme tecrübesinin en önemli örneklerinden biridir.
Bir şehir bazen sadece taş ve duvardan oluşmaz. Bir şehir, içinde yaşayan insanların hafızasını taşır.
Saraybosna’nın sokaklarında cami ile çarşı, medrese ile han, köprü ile mahalle, ibadet ile ticaret aynı medeniyet tasavvurunun parçaları olarak yan yana gelmiştir.
Belki de bu yüzden Saraybosna’yı anlamak, Bosna’yı anlamanın ilk kapılarından biridir.
Cevdet Paşa’nın gözünden Bosna insanı
Cevdet Paşa’nın Bosna hakkında yaptığı değerlendirmeler arasında bugün özellikle dikkat çeken hususlardan biri, Bosna halkının karakterine ilişkin gözlemleridir.
Paşa, Bosna halkını “temiz ahlâklı”, inancı sağlam, namazına düşkün, namus ve iffete önem veren, ilim adamlarına saygılı ve İslâmiyet’e bağlı bir toplum olarak tasvir eder. Saraybosna’nın da ilmî bakımdan ilerlemiş bir şehir olduğunu ifade eder.
Bu ifadeler, bir Osmanlı bürokratının sıradan bir idarî raporundan çok daha fazlasını anlatmaktadır.
Çünkü Cevdet Paşa’nın dikkatini çeken şey yalnızca yolların, vergilerin veya devlet dairelerinin durumu değildir.
O, insanın durumuna bakmaktadır.
Bir şehrin gerçek zenginliğinin sadece çarşılarının büyüklüğüyle değil, insanlarının ahlâkıyla da ölçülebileceğini göstermektedir.
Bugün Bosna’ya dair konuşurken çoğu zaman siyaseti, ekonomiyi veya savaşın bıraktığı izleri konuşuyoruz. Oysa Cevdet Paşa’nın yaklaşık bir buçuk asır önce dikkat çektiği bir başka Bosna vardır:
Ahlâkı, inancı, ilme verdiği değer ve toplumsal güveni güçlü bir Bosna.
Bu yönüyle onun gözlemleri, bugünün Bosna’sını anlamak için de önemli bir tarihî pencere açmaktadır.
Bir devlet adamının Bosna’da gördüğü meseleler
Cevdet Paşa ve ekibi 1860’lı yıllarda Bosna’ya gönderildiğinde bölgenin önemli idarî, ekonomik ve sosyal problemleri bulunuyordu.
Bosna eyaleti Saraybosna, Travnik, Bihke, Banyaluka, İzvornik, Hersek ve Yenipazar gibi sancaklardan oluşuyordu. Tarım alanındaki problemler, vergi toplama düzenindeki aksaklıklar, kaçakçılık, yolların güvensizliği ve toplumsal huzursuzluklar devletin bölgedeki hâkimiyetini ve ekonomik düzeni zorlaştırıyordu.
1859 yılında Bosna’daki Müslüman ve gayrimüslim halk arasında ortaya çıkan karışıklıklar üzerine Bosna Çiftlikâtı Nizâmnâmesi çıkarılmış; ancak uygulamadaki sorunların devam etmesi üzerine Cevdet Paşa ve ekibi Bosna’ya gönderilmiştir.
Fakat yapılan çalışmalar gösteriyor ki mesele yalnızca isyanların bastırılması değildir.
Arazi düzeninden vergiye, güvenlikten ticarete, eğitimden imara, ormancılıktan madenciliğe kadar geniş bir reform programı uygulanmıştır.
Burada önemli bir devlet anlayışı ortaya çıkmaktadır:
Bir bölgede huzur istiyorsanız, yalnızca güvenlik problemini değil, o güvenlik problemini doğuran sosyal ve ekonomik sebepleri de ele almak zorundasınız.
Islahatın merkezinde insan ve adalet
Bosna’daki en önemli problemlerden biri arazi meselesiydi.
Çiftlik sahipleri ile çiftçiler arasındaki ilişkiler, vergi uygulamalarındaki değişiklikler ve mültezimlerin müdahaleleri zaman içerisinde ciddi problemlere yol açmıştı. Bu problemler sadece ekonomik sonuçlar doğurmamış, toplumsal huzursuzluğu da artırmıştı.
Cevdet Paşa’nın burada dikkat çeken yaklaşımı, meseleyi Müslüman-gayrimüslim çatışması şeklinde ele almamasıdır.
Arazi problemlerinin çözümünde Müslüman, Latin ve Ortodoks ileri gelenlerinin de içinde bulunduğu komisyonlardan yararlanılmış; meseleler hukuk ve hakkaniyet çerçevesinde çözülmeye çalışılmıştır.
Bu yaklaşım bize önemli bir hakikati hatırlatıyor:
Adalet, toplumdaki farklılıkların üzerinde duran ortak zemindir.
Cevdet Paşa’nın vergi konusundaki yaklaşımı da bu anlayışın bir devamıdır. Ona göre devletin güçlenmesi, halktan mümkün olduğu kadar fazla vergi almakla değil; halkın vergisini kolaylıkla ve kendisine ağır gelmeyecek şekilde ödeyebileceği bir sistem kurmakla mümkündür. Devletin topladığı kaynakların da milletin ve ülkenin faydasına harcanması gerekir.
Bu düşünce, bugün de devlet-halk ilişkisinin temel meselelerinden biri olarak karşımızda durmaktadır.
Güvenlik, imar ve ekonomik hayat
Cevdet Paşa’nın Bosna’daki ıslahat programının önemli başlıklarından biri güvenliktir.
Sınır güvenliğini sağlamak ve kaçakçılığı önlemek amacıyla sınır bölgelerinde kuleler kurulmuş, bu tedbirlerin ardından gümrük gelirlerinde artış sağlanmış ve halkın mal ve mülkünün korunmasına katkıda bulunulmuştur.
Ancak Cevdet Paşa güvenliği yalnızca askerî tedbirlerden ibaret görmemiştir.
Yolların güvenliği artırılmış, köprüler onarılmış, kışlalar düzenlenmiş, ticaretin önündeki engeller kaldırılmaya çalışılmıştır.
Drina Köprüsü ve çevresindeki han, hamam ve imaret harabelerinin tamir edilmesi de bu çalışmalar arasındadır.
Çünkü devlet için yol sadece ulaşım değildir.
Yol ticarettir, yol iletişimdir, yol güvenliktir, yol medeniyettir.
Bir köprü yalnızca iki yakayı birbirine bağlamaz; insanları, şehirleri ve ekonomik hayatı da birbirine bağlar.
Bu sebeple Bosna’daki imar faaliyetleri, ıslahatın sadece idarî değil, aynı zamanda medeniyet boyutunu da göstermektedir.
Ekonomik kalkınma ve üreticiye destek
Cevdet Paşa’nın Bosna’da yaptığı çalışmaların dikkat çekici yönlerinden biri de bölgenin ekonomik kaynaklarını harekete geçirmeye yönelik çabalarıdır.
Bosna ormanlarından daha fazla yararlanmak amacıyla İstanbul’dan orman mühendisi getirtilmiş, Travnik’teki madenlerin değerlendirilmesi için maden mühendisi talep edilmiştir.
Tarımda ise üreticinin yüksek faizli borçlara mahkûm kalmaması için düşük faizli kredi sağlayacak ziraat bankalarının kurulması fikri üzerinde durulmuştur.
Bu yaklaşımın temelinde açık bir anlayış vardır:
Halk üretirse ülke zenginleşir; üreticinin önü açılırsa devletin ekonomisi güçlenir.
Dolayısıyla kalkınma yalnızca merkezî hazinenin gelirlerini artırmak değil, yerel üretim kapasitesini geliştirmektir.
Eğitim ve insan yetiştirme
Bosna ıslahatında eğitim de ihmal edilmemiştir.
Mostar’da Latin çocukları için açılan okul daha sonra Müslüman, Latin ve Ortodoks çocuklarının eğitim görebileceği bir rüşdiye mektebine dönüştürülmüştür.
Ticaret ve sanat alanında da insan yetiştirilmesine önem verilmiştir.
Saraybosna’dan İstanbul’a debbağlık, kunduracılık ve sepicilik gibi alanlarda eğitim almak üzere gençler gönderilmiş; onların öğrendikleri bilgi ve teknikleri Bosna’ya taşımaları hedeflenmiştir.
Bu uygulamanın arkasında çok önemli bir düşünce bulunmaktadır:
Bir bölgenin gerçek kalkınması, sadece bina yapmakla değil, insan yetiştirmekle mümkündür.
Bosna ticaretinde güven ve ahlâk
Cevdet Paşa’nın Bosna’daki gözlemlerinin en dikkat çekici bölümlerinden biri ticaret hayatına ilişkindir.
Paşa, Saraybosna ve çevresindeki ticari ilişkilerde insanların birbirine büyük ölçüde güvendiğini aktarır. Tüccarların çoğu zaman senet ve şahit olmadan ticaret yapması, ticari ilişkilerin güven üzerine kurulması onun dikkatini çekmiştir.
Bu tablo bize bugün için de önemli bir mesaj vermektedir:
Ekonominin görünmeyen sermayesi güvendir.
Sermaye azalabilir, yollar değişebilir, teknolojiler yenilenebilir; fakat güvenin olmadığı yerde ticaretin sağlıklı biçimde devam etmesi zorlaşır.
Cevdet Paşa’nın Bosna’da gördüğü ticaret ahlâkı, aslında bir medeniyetin ekonomik hayata yansımasıdır.
Bosna’nın dünyayla bağlantısı
Cevdet Paşa, Bosna’nın sadece Osmanlı coğrafyası içerisindeki gelişmelerden değil, dünyanın başka bölgelerinde meydana gelen olaylardan da etkilendiğini fark etmiştir.
Amerika’daki iç savaşın Bosna’nın önemli ihraç ürünlerinden biri olan kurutulmuş eriğin dış ticaretini olumsuz etkilemesi, Paşa’nın dikkatini çekmiştir. Bu olay üzerinden dünyanın ticaret bakımından ne ölçüde birbirine bağlandığını vurgulamıştır.
Bugün küreselleşme dediğimiz hadisenin aslında XIX. yüzyılda da ekonomik hayat üzerinde belirgin sonuçlar doğurduğunu bu örnek üzerinden görmek mümkündür.
Bosna’nın ruhu: İlim, ahlâk ve medeniyet
Cevdet Paşa’nın Bosna’ya dair gözlemlerinde beni en fazla düşündüren hususlardan biri, onun toplumun ahlâkına ve ilme verdiği önemdir.
Çünkü bir coğrafyayı ayakta tutan yalnızca idarî kurumlar değildir.
İnsan yetiştiren medreseler…
İlim adamına saygı…
Ticarette dürüstlük…
Aile hayatında ölçü…
Komşuluk hukukuna riayet…
Farklı topluluklarla birlikte yaşayabilme kültürü…
Bunların tamamı bir medeniyetin görünmeyen sütunlarıdır.
Bosna’nın tarihini okurken bu sebeple sadece savaşların tarihini değil, Bosna’nın insanını yetiştiren medeniyet damarlarını da okumak gerekir.
Ahmet Cevdet Paşa’dan bugüne: Bosna ile aramızdaki bağ
Cevdet Paşa’nın Bosna’da yaptığı çalışmalar üzerinden bugün için de bazı sorular sormak mümkündür.
Bosna bizim için sadece tarihî bir hatıra mıdır?
Yoksa hâlâ canlılığını koruyan bir medeniyet ve gönül bağı mıdır?
Bu soruya verilecek cevap, Balkanlar’a nasıl baktığımızı da belirleyecektir.
Bosna ile Türkiye arasındaki ilişkiyi sadece geçmişte kurulmuş bir siyasî bağ üzerinden okumak doğru değildir.
Bu bağın içerisinde ilim vardır, medrese vardır, vakıf vardır, kültür vardır, sanat vardır, şehir vardır, aile vardır ve en önemlisi gönül vardır.
Bugün Bosna’ya yapılacak en büyük katkılardan biri de bu tarihî bağları modern dünyanın şartlarına uygun şekilde yeniden güçlendirmektir.
Eğitim alanında…
İlim ve akademide…
Gençlik çalışmalarında…
Kültür ve sanat faaliyetlerinde…
Dinî ve manevi mirasın korunmasında…
Ve iki toplumun birbirini daha iyi tanımasında…
Bosna ve Bosnalılar bizimledir
Bosna tarihine baktığımızda, siyasî sınırların insanlar arasındaki bütün bağları ortadan kaldırmadığını görüyoruz.
Zaman zaman devletler ayrılmış, sınırlar değişmiş, yönetimler değişmiş; fakat halkların hafızasında ortak tarih yaşamaya devam etmiştir.
Bu sebeple Bosna’yı sadece Osmanlı döneminden kalmış bir tarih sayfası olarak görmek yerine, bugün de yaşayan bir medeniyet coğrafyası olarak değerlendirmek gerekir.
Nitekim bu çalışmanın sonuç bölümünde ifade edilen önemli bir yaklaşım vardır:
“Bosna ve Bosnalılar bizimledir, biz de onlarlayız.”
Bu cümleyi bugün sadece duygusal bir ifade olarak değil, tarihî bir sorumluluk çağrısı olarak okumak mümkündür.
Elbette günümüz dünyasında ülkelerin ilişkileri karşılıklı saygı, bağımsızlık ve eşitlik esasları üzerinden yürümelidir. Ancak tarihî ve kültürel bağların korunması da milletlerin kendi medeniyet hafızalarına karşı sorumluluklarının bir parçasıdır.
Bosna ile Türkiye arasındaki ilişki de bu çerçevede, geçmişi bugünün dünyasına taşıyan sağlıklı ve karşılıklı bir kültür köprüsü olarak ele alınabilir.
Tarihî miras, geleceğe bırakılan bir emanettir
Ahmet Cevdet Paşa’nın Bosna ıslahatına baktığımızda, yaklaşık bir buçuk asır önce gerçekleştirilmiş kapsamlı bir devlet tecrübesiyle karşılaşıyoruz.
Bu tecrübede;
adalet vardır,
güvenlik vardır,
üretim vardır,
eğitim vardır,
ticaret vardır,
imar vardır,
insan yetiştirme vardır.
Fakat bütün bunların üzerinde daha önemli bir şey vardır:
İnsanı ve toplumu ayakta tutma iradesi.
Bugün Balkanlar’a baktığımızda geçmişin mirasını sadece nostaljik bir hatıra olarak görmemeliyiz.
Medeniyet mirası, hatırlanmak için değil; yaşatılmak için vardır.
Bir medeniyetin mirasçısı olmak, sadece onunla övünmek değildir. O mirasın değerlerini çağın şartları içerisinde yeniden üretmek, gelecek nesillere aktarmak ve insanlığın ortak iyiliğine sunmaktır.
Bosna bu bakımdan bizim için sadece geçmişe ait bir sayfa değildir.
Bosna, tarih ile bugün arasında kurulmuş canlı bir köprüdür.
Saraybosna’nın sokaklarında, Mostar’ın taşlarında, Travnik’in medreselerinde, eski çarşılarda, camilerin avlularında ve insanların hafızasında bu ortak mirasın izlerini görmek mümkündür.
Son söz
Ahmet Cevdet Paşa’nın Bosna’daki tecrübesinden bugün çıkarılabilecek en önemli derslerden biri şudur:
Bir coğrafyayı yaşatmak, sadece toprağını korumakla değil; insanını, ahlâkını, ilmini, ekonomisini ve geleceğini korumakla mümkündür.
Cevdet Paşa’nın Bosna’ya bakışında bunu açıkça görüyoruz.
O, Saraybosna’nın tarihini araştırmış; halkın ahlâkını gözlemlemiş; arazi problemlerini çözmeye çalışmış; vergide adaleti gözetmiş; yolları ve köprüleri onarmış; ticareti geliştirmeye çalışmış; eğitim ve meslekî insan kaynağına yatırım yapmış ve toplumun huzurunu bütüncül bir anlayışla ele almıştır.
Bugün bizim Bosna’ya bakışımız da yalnızca geçmişin hatıralarıyla sınırlı kalmamalıdır.
Çünkü tarih bize sadece nereden geldiğimizi söylemez.
Nereye karşı sorumlu olduğumuzu da hatırlatır.
Bosna ve Bosnalılarla aramızdaki bağ, siyasî şartların ötesinde tarihî ve kültürel bir hafızaya dayanmaktadır.
Bu hafızayı geleceğe taşımanın yolu ise geçmişi tekrar etmek değil; geçmişten ders alarak yeni ilim, eğitim, kültür, kardeşlik ve gönül köprüleri kurmaktır.
Ve belki de Bosna için söylenebilecek en güzel söz şudur:
Biz Bosna’yı sadece geçmişimizin bir parçası olarak değil, gönül coğrafyamızın yaşayan bir emaneti olarak görüyoruz.
Bu emanete sahip çıkmak ise yalnızca bir tercih değil, tarihî bir sorumluluktur.