Bugün, Bosna Hersek’in ilk Cumhurbaşkanı, bağımsızlık mücadelesinin sembol şahsiyeti, mütefekkir ve devlet adamı Aliya İzetbegoviç’in doğumunun 101. yılı.
8 Ağustos 1925’te Bosanski Şamats’ta başlayan bir hayat, yalnızca Bosna’nın değil, Avrupa’nın yakın tarihinin en çetin dönemlerine şahitlik etti. İmparatorlukların dağıldığı, rejimlerin değiştiği, savaşların milletlerin kaderini yeniden çizdiği bir çağda Aliya; inancını, kimliğini ve insan onurunu koruma mücadelesi verdi.
Onun hikâyesi, aslında Bosna’nın hikâyesidir.
Bosna’nın sabrı, Bosna’nın acısı, Bosna’nın direnişi ve Bosna’nın umudu…
Zindanlardan özgürlüğe
Aliya’nın hayatı daha gençlik yıllarında mücadeleyle tanıştı.
“Genç Müslümanlar/Mladi Müslimani” hareketi içerisinde yer aldı. Müslüman Boşnakların dini ve milli kimliklerini korumaları için yürütülen faaliyetlerde aktif rol üstlendi. Bunun bedelini ise hapisle ödedi.
1946’da tutuklandı.
Yıllar sonra 1983’te yeniden mahkeme salonlarına çıkarıldı ve “Saraybosna Süreci”nde uzun yıllar hapse mahkûm edildi.
Fakat onu hapse atanlar bir şeyi hesap edemediler:
Bir insanın bedenini hapsedebilirsiniz; fakat düşüncesini, inancını ve vicdanını hapsedemezsiniz.
Aliya’nın zindanları da böyle oldu.
Duvarlar yükseldikçe düşünceleri derinleşti.
Sessizlik arttıkça kalemi konuştu.
Yalnızlık çoğaldıkça Bosna’ya dair umudu büyüdü.
Onun zindan yılları, daha sonra kitaplara dönüşecek düşüncelerin mayalandığı yıllardı.
Bir devlet adamından fazlası
Aliya’yı yalnızca bir Cumhurbaşkanı olarak anlatmak, onu eksik anlatmaktır.
O aynı zamanda bir düşünürdü.
“İslam Deklarasyonu”, “Doğu ve Batı Arasında İslam”, “Özgürlüğe Kaçışım” ve “Tarihe Tanıklığım” gibi eserleri, onun dünyaya ve insana bakışının izlerini taşır.
Fakat Aliya’nın düşüncesini anlamak için sadece kitaplarını okumak yetmez.
Bosna’nın ateşine bakmak gerekir.
Çünkü onun düşünceleri en çok savaş meydanlarında sınandı.
Ve Aliya, savaşın en ağır şartlarında bile insanlığını kaybetmemeyi savundu.
Saraybosna kuşatılırken
1992…
Bosna Hersek bağımsızlığını ilan etti.
Ardından Avrupa’nın ortasında büyük bir savaş başladı.
Saraybosna kuşatıldı.
Çocuklar keskin nişancıların hedefi oldu.
Anneler evlatlarını kaybetti.
Şehirler yakıldı.
Köyler boşaltıldı.
İnsanlar toplama kamplarında ağır işkencelere maruz kaldı.
Prijedor’dan Foça’ya, Vişegrad’dan Zvornik’e, Srebrenica’dan Saraybosna’ya kadar Bosna’nın dört bir yanında insanlık ağır bir sınavdan geçti.
Ve Aliya, bütün bu acıların ortasında Bosna’nın siyasi liderliğini üstlendi.
Fakat onun mücadelesi yalnızca bir savaş mücadelesi değildi.
Diplomaside mücadele etti.
Dünyanın vicdanına seslendi.
Bosna’nın bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü savundu.
Ama daha önemlisi, Bosna’nın geleceğini intikam üzerine kurmayı reddetti.
Çünkü Aliya biliyordu:
Savaş kazanılabilir.
Fakat insanlık kaybedilirse, kazanılan savaşın da anlamı kalmaz.
Srebrenica: Bosna’nın kapanmayan yarası
Bosna denildiğinde bugün hâlâ yüreğimizin en derin yerine dokunan bir isim vardır:
Srebrenica.
1995 yılının Temmuz ayında yaşanan soykırım, yalnızca Bosna’nın değil, Avrupa’nın ve insanlığın vicdanında kapanmayan bir yara bıraktı.
Binlerce Boşnak erkek ve çocuk öldürüldü.
Anneler yıllarca evlatlarının kemiklerini bekledi.
Toplu mezarlar açıldı.
DNA testleriyle kimlikler belirlendi.
Ve Bosna’nın anneleri, kaybettikleri evlatlarını toprağa verirken dünyaya bir şey öğrettiler:
Acının da bir asaleti vardır.
Aliya’nın Bosna’sı bu acının ardından intikam istemedi.
Adalet istedi.
Çünkü intikamın sonu yoktu.
Bir nesil diğerinden, o nesil bir sonrakinden intikam alırsa savaş hiç bitmeyecekti.
Aliya’nın aradığı ise savaşın değil, adaletin kazanmasıydı.
Dayton ve ağır bir barış
1995’te Dayton Barış Anlaşması imzalandı.
Silahlar sustu.
Fakat Bosna’nın yaraları kapanmadı.
Aliya’nın Dayton için söylediği söz, onun gerçekçi devlet adamlığının belki de en çarpıcı ifadelerinden biriydi:
“Bu, adil bir barış değil; ancak savaşın sürmesinden daha iyidir.”
Bu söz, savaşın gerçek yüzünü bilen bir liderin sözüdür.
Çünkü bazen tarih, insana ideal ile mümkün olan arasında seçim yaptırır.
Aliya, mümkün olanı seçti.
Ama adalet idealinden hiçbir zaman vazgeçmedi.
Kovaçi’de bir mezar, Bosna’da yaşayan bir hatıra
19 Ekim 2003…
Aliya Saraybosna’da hayata gözlerini yumdu.
Cenazesine yüz binlerce insan katıldı.
Kovaçi Şehitliği’nde toprağa verildi.
Bugün Kovaçi’ye gidenler, sade bir mezarın başında yalnızca bir Cumhurbaşkanını ziyaret etmiyor.
Orada Bosna’nın tarihine dokunuyor.
Şehitlerin sessizliğini dinliyor.
Annelerin gözyaşlarını hatırlıyor.
Saraybosna’nın kuşatılmış günlerini düşünüyor.
Ve Aliya’nın hayatında bütün bunların ortak anlamını görüyor:
İnsan kalabilmek.
Çünkü Aliya’nın asıl mücadelesi yalnızca Bosna’yı bağımsız kılmak değildi.
Asıl mücadele, Bosna’yı Bosna yapan ruhu korumaktı.
101 yıl sonra Aliya’yı neden hâlâ konuşuyoruz?
Çünkü Aliya artık yalnızca tarihin bir şahsiyeti değildir.
O, Bosna’nın hafızasıdır.
Boşnak annelerinin duasıdır.
Saraybosna’nın minarelerinde yankılanan ezandır.
Kovaçi’deki şehitlerin sessizliğidir.
Srebrenica’da toprağın altında yatan binlerce masumun emanetidir.
Ve bütün bunların ötesinde, insanlığın zor zamanlarda nasıl ayakta kalabileceğinin sembolüdür.
Bugün Aliya’nın doğumunun 101. yılında onu anarken sadece geçmişe bakmamalıyız.
Kendimize de bakmalıyız.
Çünkü Aliya’nın hayatı bize şu soruyu soruyor:
İnancımız sınandığında ne yapacağız?
Adaletle öfke arasında kaldığımızda hangisini seçeceğiz?
Acı bize dokunduğunda insanlığımızı koruyabilecek miyiz?
Ve en önemlisi:
Bize yapılan kötülük, bizi kötü bir insana dönüştürebilecek mi?
Aliya’nın cevabı belliydi:
Hayır.
Çünkü haklı olmak, zalime dönüşme hakkı vermez.
Aliya’nın emaneti
Bugün onun doğumunun üzerinden 101 yıl geçti.
Fakat bazı ömürler yıllarla ölçülmez.
Bazı insanlar öldükten sonra da yaşamaya devam eder.
Aliya da onlardan biridir.
O, Bosna’nın dağlarında esen rüzgârda…
Saraybosna’nın taş sokaklarında…
Kovaçi’nin sessizliğinde…
Srebrenica annelerinin gözlerinde…
Ve Bosna’nın geleceğine inanan her yürekte yaşamaya devam ediyor.
Belki de Aliya’yı anmanın en güzel yolu, onun fotoğrafını paylaşmak ya da sözlerini tekrar etmek değildir.
Onun ahlakını yaşatmaktır.
Adaletten ayrılmamak…
Mazlumu unutmamak…
İntikamı değil hakkı savunmak…
İnancı korurken insanlığı kaybetmemek…
Ve geçmişi unutmadan geleceğe yürümek…
Çünkü Aliya’nın bize bıraktığı miras yalnızca bağımsız bir Bosna değildir.
Asıl mirası, insan kalabilme ahlakıdır.
101 yıl önce Bosna’da doğan bir çocuk, bugün hâlâ dünyanın dört bir yanında anılıyorsa bunun sebebi yalnızca bir devlet kurmuş olması değildir.
O, acı karşısında eğilmeyen bir iradenin, zulüm karşısında susmayan bir vicdanın ve savaşın ortasında bile insanlığını kaybetmeyen bir ruhun adı olduğu için hatırlanıyor.
Ve bugün Kovaçi’de onun mezarına bakanlar belki aynı hakikati hissediyor:
Bazı insanlar toprağa gömülür; fakat fikirleri toprağa gömülmez.
Aliya’nın bedeni Bosna toprağında…
Fakat adı hâlâ Bosna’nın göğünde.
Rahmetle, saygıyla ve özlemle…
Aliya İzetbegoviç.
Bosna’nın evladı, Saraybosna’nın emaneti, tarihin tanığı…
101. yaşında değil; Bosna’nın hafızasında sonsuza kadar yaşıyor.
Yazan: M.Tevfik Yücesoy