Yazar: Dr. Mustafa Efendi Cerić
Çeviri: M. Tevfik Yücesoy
Yakın tarihte insanlık, bugünkü kadar sürekli bir belirsizlik gölgesi altında hiç yaşamamıştır. Ortadoğu’daki savaşlar, büyük güçler arasındaki giderek sertleşen rekabet, hız kazanan silahlanma yarışı ve durmaksızın yayılan kıyamet söylemleri, insanlığı sanki geri dönüşü olmayan bir uçurumun eşiğine getirmiş görünmektedir. Atılan her yeni füze, açılan her yeni cephe ve yükselen her siyasi tehdit, birçok kişi tarafından kutsal kitaplarda haber verilen son büyük savaşın başladığının “kanıtı” olarak görülmektedir.
Böyle bir atmosferde korku kolaylıkla aklın önüne geçer; mitoloji kendisini ilahiyat kisvesi altında sunar, siyasi propaganda ise ilahi kader gibi gösterilir. İşte tam da bu sebeple, bugün savaşın yankılarından daha güçlü çıkması gereken ses, hikmetin sesidir. Çünkü insanlığın önündeki asıl mesele tarihin sonunu tahmin etmek değil, insanlığını yitirmesini engellemektir.
Kur’an’ın perspektifinden ve aynı zamanda Bosna’nın; soykırımı besleyen mitlerden adalet, ilim ve barışın evrensel değerlerine ulaşan acı fakat aydınlatıcı tecrübesinden baktığımızda, kıyametçi hayal dünyasının esaretini terk edip ahlaki sorumluluğun özgürlüğüne yönelmekle yükümlüyüz.
Bu yazı, dini fanatizmden; peygamberî uyarıyı siyasi mitolojiden; ümidi ise korkudan ayırmaya çalışmaktadır. Temel mesaj şudur: Çağımızın en büyük medeniyet görevi Armagedon’u beklemek değil; barışı inşa etmek, hakikati aramak ve Yüce Allah insanlık tarihini kendi takdir ettiği sonuca ulaştırıncaya kadar ahlaki sorumluluk içinde yaşamaktır.
ARMAGEDON MİTİNDEN İNSANÎ SORUMLULUK AHLAKINA
İnsanlığın en eski imtihanlarından biri, tarihin belirsizliğini sonu önceden yazılmış bir dram gibi görme eğilimidir. Neredeyse bütün medeniyetler, iyilik ile kötülüğün nihai mücadelesine dair kendi anlatılarını oluşturmuştur. Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’ın kendilerine özgü ahiret tasavvurları bulunduğu gibi, eski İran dini Zerdüştlük ve birçok Doğu dini de karanlık bir dönemin ardından kozmik yenilenmeyi öngören tasvirler geliştirmiştir. Bu benzerlikler yalnızca dinler arasındaki etkileşimin değil, daha çok adaletsizliklerle dolu bir dünyada insanın adalet özleminin ortak ifadesidir.
Fakat burada olgun din düşüncesinin daima koruması gereken temel bir ayrım vardır: Eskatoloji mitoloji değildir; mitoloji de peygamberî vahiy değildir.
Mitoloji, gerçekliği sembolik hikâyelerle açıklamaya çalışır ve çoğu zaman tarihî doğrulamadan uzaktır. Peygamberlik ise insanı burada ve şimdi ahlaki sorumluluğa çağırır. Kur’an, kıyametten; siyasi takvimler veya askerî senaryolar üretmek için değil, vicdanı uyandırmak, tevazu kazandırmak ve sorumluluk bilincini pekiştirmek için söz eder:
“Kıyametin ne zaman kopacağını ancak Allah bilir.” (Lokmân, 34)
Bu tek ayet bile insan bilgisinin sınırını açıkça çizmektedir. İnsandan beklenen, Allah’ın takvimini hesaplamak değil; geleceğe ahlaken hazırlanmaktır.
Modern siyasi hareketler ise çoğu zaman bu ayrımı ortadan kaldırmaktadır. Tarih boyunca hükümdarlar, ideologlar ve devrimciler, savaşları meşrulaştırmak, düşmanlarını şeytanlaştırmak ve siyasi hedeflerini ilahi planın parçası gibi göstermek için kıyamet diline başvurmuşlardır. Haçlı Seferlerinden aşırılık yanlısı hareketlere, milliyetçi mitolojilerden günümüz jeopolitik söylemlerine kadar eskatoloji, sık sık siyasi propagandanın aracına dönüştürülmüştür.
Günümüz düşünürlerinden bazıları, bunlar arasında Peter Thiel de bulunmaktadır, Hristiyan eskatolojisi ve modern teknolojik medeniyetin derin tarihî krizlere sürüklendiği ihtimali üzerine düşünmektedir. Bu tür fikirler ciddiyetle tartışılmayı hak eder; karikatürize edilerek reddedilmemelidir. Bununla birlikte, modern eskatolojinin “babası” olarak herhangi bir kişiyi göstermek doğru değildir. Çünkü bu düşüncenin kökleri binlerce yıl öncesine, farklı dinî geleneklere uzanmaktadır. Aynı şekilde bugünkü jeopolitik gelişmeleri tek bir kişinin teolojik inançlarıyla açıklamaya çalışmak da mevcut delillerin ötesine geçmek olur.
Asıl soru şu olmalıdır: Etkili insanların kıyametten söz edip etmemesi değil, kıyamet tasavvurunun siyasi kararları nasıl etkilediğidir.
Siyasi liderler uluslararası çatışmaları son kozmik savaşın merceğinden okumaya başladıklarında, sağduyu yerini kaderciliğe bırakır. Diplomasi zayıflık sayılır. Uzlaşma ihanet olarak damgalanır. Hatta barış bile şüpheli görülür; çünkü savaş ilahi bir zorunluluk olarak sunulur.
İslam ise bambaşka bir ahlaki yöneliş teklif eder.
Müslümanlar kıyamet gününe, Mehdi’nin gelişine ve Hz. İsa’nın yeniden yeryüzüne ineceğine iman ederler. Ancak bu inançların hiçbiri insanı bugünkü sorumluluğundan kurtarmaz. Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), kıyametin ne zaman kopacağını merak edenleri sürekli olarak adalet, merhamet ve salih amellere yönlendirmiş; tarihi hesaplamalara değil, doğru yaşamaya davet etmiştir.
Bu sebeple sahih İslam eskatolojisi insanı gerçeklikten kaçırmaz; ona sorumluluk yükler.
Bunu en güzel ifade eden hadislerden biri şudur:
“Kıyametin koptuğunu görseniz bile, elinizde bir fidan varsa onu dikin.”
Bu muhteşem öğüt, bütün umutsuzluk ideolojilerini yıkmaktadır. Tarihin son anı gelmiş olsa bile mümin; yıkmaya değil inşa etmeye, vazgeçmeye değil üretmeye, umutsuzluğa değil iyilik yapmaya çağrılır.
İşte Bosna’nın tecrübesi burada bütün insanlık için eşsiz bir ders sunmaktadır.
Bosnalılar uzun yıllar birbirine karşıt milliyetçi mitolojilerin esiri oldular. Ortaçağ efsaneleri, “kutsal” toprak söylemleri, tarihî mağduriyetler ve kıyametçi anlatılar, sıradan insanlara şiddetin kaçınılmaz olduğu fikrini benimsetmek için kullanıldı. Soykırım ne bilimden ne de akıldan doğdu. O, siyasallaştırılmış mitlerden doğdu.
Bosna bize şunu öğretmektedir: Medeniyetler din sahibi oldukları için değil, mitleri ahlaki muhakemenin yerine koydukları için çökerler.
Mitolojiden bilime giden yol, dini terk etmek değildir. Aksine dini ideolojik esaretten kurtarmaktır.
Bilim, delil isteyerek aklı eğitir. Din ise fazilet isteyerek vicdanı eğitir. Birlikte insanı iki aşırılıktan korurlar: Aklı reddeden hurafecilikten ve anlamı reddeden materyalizmden.
Kur’an, insanı sürekli gözlem yapmaya, araştırmaya, düşünmeye ve öğrenmeye çağırır. Yedi yüzden fazla ayet insanı aklını kullanmaya, tabiatı incelemeye ve ilim peşinde koşmaya davet eder. Bu tesadüf değildir. Vahiy insan aklını esir almaz; onu özgürleştirir.
Bu nedenle gerçek medeniyet yolu ne dinden sekülerliğe ne de bilimden dine giden yoldur. O; korkudan hikmete, mitten hakikati kavramaya, ideolojik kesinlikten ahlaki tevazuya uzanan yoldur.
İnsanlar Allah’ın tarih için belirlediği nihai planı bildiklerini sanıp bunu zorla hayata geçirmeye kalkıştıklarında kader tutsak olur. İnsan ise yalnızca Allah’ın tarihin sonunu bildiğini, kendisinin ise bu tarih içinde nasıl yaşayacağından sorumlu olduğunu idrak ettiğinde özgürlüğüne kavuşur.
Kur’an’ın sunduğu perspektif, ne kıyamet merkezli bir siyaset ne de dünyadan kaçışı öğütleyen bir maneviyattır. O, sorumluluk üzerine kurulu bir umut ahlakıdır.
Mümin Armagedon’u heyecanla beklemez. O; ömrünün son anına kadar barış için çalışır, adaleti tesis etmeye gayret eder, merhameti yayar ve ilmin peşinden yürür.
Çünkü Deccal’e karşı en büyük zafer – onu nasıl anlarsak anlayalım – kıyamet senaryolarının savaş meydanlarında değil, insanın kalbinde kazanılır. Orada hakikat aldatmayı, hikmet fanatizmi, umut ise korkuyu yener.