- Anasayfa
- Sizden Gelenler
- Avni Engüllü
Avni Engüllü
0 dk
Öğlenciydik. O gün okula daha erken gelmemizi söylemiştiler. Serava yanından vurarak Bitpazarı, Yeni Cadde derken, 'Tefeyyüz' okuluna götüren sokağa daldım. Düşünceliydim. Karşıdan kulağıma gelen okul arkadaşlarımın sesleri düşüncelerimi dağıttı. Bu seslerse okul zilinin çalmasıyla birazcık dindi. Sultan Murat Camii'nden gelen öğle namazı ezanıyla derse giriş zili aynı ana denk geldi. Birbirine karıştı bu sesler. Ama zilin daha az sürmesi nedeniyle ezan sesi kulaklarımıza ulaşmaya devam etti. O gün dersleri biraz öne almışlardı.
Bir gün önce, arkadaşlardan Muhammet'in çantasında hocaya gittiğine dair defterler buldular. Üsküplü bir hoca Efendide Kuran dersine gitmesi nedeniyle iyice azarladılar. 'Burayı cami mi sanıyorsun' diye bağıran sınıf öğretmenimizin sesi kulaklarımda. 'Hocaya, camiye, namaza gitmek yasak mıydı' diye soracak biri çıkar aranızdan. Ben de bunun yanıtını vereyim. Hocaya gitmek öğrencilere zorluk çıkartır ya da bir koltukta iki karpuz taşınmaz bahanesinin ileri sürüldüğü hafif yasak gibi bir şey vardı. Ama hocaya gidenlerin sayısı da az değildi. Camiye gelince, hayır, yasak değildi. Yasaktır diyen de yoktu. Nedir ki, Bayramlar hariç, birkaçı dışında, öğretmenlerimizi Ramazanları teravi namazlarında bile gördüğümü hatırlayamıyorum. O günlere ait resimler bulanık bulanık olsa bile, hepsi gözlerimin önünde.
Deve Bayırı'nın bir biçim devamı olan Saat Bayırı'nın tam tepesine yerleşmiş Sultan Murat Camii, Ramazanları Üsküplülerin özellikle uğradığı camiydi. Bilmiyorum, belki Hafız Bedri Efendi'nin vaazlarıydı onları oraya öyle çeken... Belki Hafız Sami Efendi'nin usulüyle imamlık etmesi... Belki de caminin müezzini Hafız Necmi Efendi'nin güzel sesi... Belki de her üçü ilgisini topluyordu Üsküplülerin.
Haftanın son günündeydik. Cumartesi geldiğinde hepimizin sevinci bir başkaydı. Hele hele son derse gelince içimiz oynar mıydı oynardı. Mayıs ayında pazar gününe sevinmeyen var mıydı ki! Ama biz biliyorduk! Pazardan sonra, pazardan büyük bir günün geldiğini... Pazartesinin Bayram olduğuna sevinmeyen var mıydı ki... En başta yeni elbiselere seviniyorduk. Ayağımıza geçirilecek yeni ayakkabılara, üstümüze gelirse eğer yeni cekete, evin büyüğünü, küçüğünü bir araya getiren Bayram sofralarına kim sevinmezdi. Büyüklerimizin ellerinin öpülmesi, yakınlarımızı ziyaret etmeler, onların bize yapacakları ziyaretler... Ama ne yalan söyleyeyim, biz çocukları sevindiren çok önemli bir şey daha vardı... O da büyüklerimizin, komşuların, karşıların, akrabaların 2 dinarı, bazen de kocaman 5 dinarı elimize sıkıştırmalarına en çok sevinirdik. Bayram dolayısıyla kurulan salıncakları bir görecektiniz. İlk işimiz, para biriktirip, onlara koşmak, salıncaklarda doyasıya sallanmaktı. Bisiklet sürmesini istemeyen çocuk mu vardı sanki! Ama bisiklet nerede!? Kiralamaktan başka çare yoktu! Bisiklet kiralamaların tadını bir tadacaktınız... Neredeyse unutacaktım tek eksen atrafında dönen bisikletleri! Eksen etrafında dönerek kullandığımız renk renk bisikletlerle eğlenmenin tadı bir başkaydı... Ya siz şekerci Kamil Ağanın kalem şekeri, elma şekeri, aynalı şekerinin ününü hiç işittiniz mi! Daha ne desem!
O cumartesi son dersin, sınıflardan çıkış zilini sabırsızlıkla bekliyorduk. Sanki ders bitmek nedir bilmiyordu. Allah'tan son dersimiz resim dersiydi de canımız daha az sıkılıyordu.
Biz zilin çalmasını beklerken, sınıf öğretmenimiz girdi. Bize bir şey hatırlatmak istiyordu:
Çocuklar pazartesi Bayram'mış! Sakın derse gelmeyeyim demeyin. Bilin gelmeyenlere o gün beşer özürsüz yazılır. Benden söylemesi. Bir şey daha hatırlatayım. O gün her dersten not için sorulacaksınız. Gelmeyene de 'bir' yazılacak. Sonra duymadık demeyin!
Sınıf öğretmenimizin neden bu kadar ciddi olduğunu anlamıyorduk. Belki o da ciddiymiş gibi görünmeye zorlanıyordu. Tam o anda zil çaldı. Hepimiz var gücümüzle, kaçarcasına sınıftan çıktık. Sınıf öğretmenimiz Yelena Mişiku'nun, resim öğretmenimiz Pero Nikolovski'nin orada olmalarına pek aldırmadan okuldan bir an önce çıkmaya, bize alınan bayramlıkları görmek için evimize gitmeye koyulduk.
Eve geldiğimde gözüme ilk ilişen, bana, kardeşlerime alınan bayramlıklar oldu. İlk sefer adamakıllı bir ayakkabıya sahip olduğum o Bayramda beni daha nice sevinçlerin beklediğini düşünmeye başladım ki, Türkiye'ye göç etmek zorunda kalan Kemal dayımın ilk sefer Üskübe, bize ziyarete geldiğini öğrendim. O artık dedemlerdeydi. Annemin sevincini bir görecektiniz. Bizler de sevinçliydik. Büyük dayımı hepimiz çok severdik. Ama büyük dayımlar gibi göç etmek zorunda kalan bütün akrabalarımızın bu Bayram da bizimle olamayacaklarından içimizdeki burukluk gizlenemiyordu. Göç denen o korkunç şeyin nice aileleri ayırdığını hatırlıyorum. Nice aileler kaç Bayram hep bu burukluğu yaşıyordu!
Pazar, biz çocukların en çok sevdiği, ama en çabuk geçtiği günüydü! Nedir ki, bu sefer bir türlü pazar geçmiyor, pazartesi olmuyordu.
Günü gere gere, akşamı getirebildik. Akşam Kuran okuyan babamın, annemin sesleri evimize yayılıyordu. Akşam namazında yanan kandillerse Bayram namazı bitene kadar yanacaktı. Kandiller Bayramın muştucusuydu çünkü...
Hepimiz o gece geç yattık. Sabah erken kalkıp, camiye Bayram namazı'na gideceğimizi bile bile yataklarımıza geç girdik. Evimizde, Bayram havası esiyordu artık... Kimin gözüne uyku girecekti sanki... Uykuya yenik düştüğümüzü annemizin: 'Hadi çocuklar, kalkınız! Camiye gitme zamanıdır. Hadi kalkın, abdest alın, bayramlık eşyalarınızı giyin' diyen sesi hatırlatır gibiydi. Babam rahatsızlığı yüzünden camiye gidebilecek durumda değildi. O sabah ben, kardeşlerim Suat ve Sabit cami yolunu aldık.
Bayram namazı kılındı. Eve dönüyorduk. İçimiz Bayram sevinciyle doluydu. Ama öyleme geliyordu ki, bir sevinç daha yaşayacaktım... O güne kadar yaşamadığım bir sevinç olacak gibime geliyordu bu...
Eve geldik. Bayramlaştık. Derslerimiz öğleden sonraydı. Ailece Bayram yemeği yedik, dua ettik... Bende o his hala devam ediyordu... Beni bugün sevindirecek bir olay olacaktı... Evet, olacaktı...
Okula gitme zamanı gelinceye kadar, komşuları karşıları ziyaret ettik. Hediyelerimizi aldık. Sevindik... Ama ben farkındaydım, seziyordum! O gün beni büyükçe bir sevinç bekliyordu.
Okula gitmek istemiyordum. Babam zorladı 'Git' diye!
İsteksiz isteksiz okula gittim. Okul avlusunda buluştuğum sınıf arkadaşlarımla bayramlaştık... Hepsi oradaydı... Burhan, Zekeriya, Kerim, Şerif, Necdet, Mesut, Sadık, Sami... hepsi hepsi oradaydı.
Zil Çaldı. Okul avlusunda sıraya girdik. Nöbetçi öğretmenin sınıf sınıf içeri girmemize izin vermesini beklerken, iki ay önce yeni atanan okul müdürümüz Mustafa Ruşid giriş merdivenlerinde belirdi. Çok sevilen ve sayılan bir öğretmendi o. Onun Yücel Teşkilatı'na katılıp, hapis yatan Türklerden biri olduğunu o zaman bilen kaç kişi vardı ki! Bir seferinde babama 'Yücel' neydi sorduğumda, 'Bu konuyu konuşmak sana düşmez, büyüyünce anlarsın' diyerek sözü kısa kesmişti.
Müdürümüz elleriyle işaret edip, sakinleşmemizi istedi. Okul avlusunda tamamen bir sessizlik belirdi. Müdürümüzün sesi işitiliyordu sadece:
Çocuklar, bugün güneşli bir gün. Böyle bir günü yakalamak zor olur. Ne dersiniz, bir yere geziye çıkalım mı?
Okul avlusunu neşeli haykırışlar doldurdu.
Sabahçılarla Üsküp Kalesi'ne gittik. Siz de oraya gitmeyi ister misiniz?
Evet, evet!- diye yükseldi çocuksu seslerimiz.
Öyleyse, nöbetçi öğretmenin emrine uyarak sıraya girip, beraberce Kalede buluşuyoruz!
Beni sevindirecek o büyük olay neymiş meğer! Bu, içimden doğmuştu.
O Bayramı, okulca kutladık Üsküp Kalesinde akşam olmadan eve geldik. Eve geldiğimde babama olup bitenleri anlattım. Babamın buna sevinemediğini yüzünden anladım. Ama onun bu halinden anlam çıkaramadım.
Ertesi gün tekrar okula gittim. Okulda bir sessizlik vardı. Bir gün önceki Bayram havası yoktu. Sebebi neydi, durumun böyle olmasının! İçimi bu soru kemirmeye başladı. Herkesin yüzünde bir acayiplik vardı. Hemen çıkaramadım bunun ne olduğunu... Ama çok geçmedi, çocukların fısıltılarından böylesi üzüntülü bir havayı yansıtan durumun nereden kaynaklandığını anladım. Bir gün önceden hâlâ devam eden, ancak karşılaştığım durumdan solmaya başlayan sevinç, bende bir anda üzüntüye dönüştü.
Okul müdürümüz Mustafa Ruşid, o gün görevden alınmıştı!
(Gerçek hikaye - olay dönemi:1962/63)
(Mustafa Ruşid hüküm giyen Yücelci matematik öğretmenimdi)
Yorumlar (0)
Anket
Son Haberler
Tüm Haberler
Kosova’ya ABD Büyükelçisinin Atanmaması Ülkenin Washington Nezdindeki Önemini Azaltmıyor
Basha ve Malaj, Kosova–Arnavutluk Altyapı Projelerini Görüştü
KGG, Almanya’daki NATO Konferansına Katılıyor