- Anasayfa
- Sizden Gelenler
- Balkanlar İslam’ı yahut Türk İslam’ı…
Balkanlar İslam’ı yahut Türk İslam’ı…
0 dk
İslam’ın bir haritası yoktur.
Ne sınır çizgileriyle çevrelenir ne de bir rengin, bir ırkın yahut bir dilin tekeline sığdırılabilir. İslam; siyahın da beyazın da, Türk’ün de Arnavut’un da, Boşnak’ın da, Fransız’ın da, Afrikalı’nın da kalbine aynı mesafededir. Bir insan, Kelime-i Şehadet ile Allah’ın varlığını ve birliğini tasdik edip Hz. Muhammed’in (s.a.v.) risaletini kabul ettiğinde, artık o kalp ümmetin parçasıdır. Bu aidiyet, coğrafyadan bağımsız; zamana meydan okuyan bir şuur hâlidir.
Ne var ki tarih, saf hakikatlerin iktidar hırsıyla nasıl eğilip bükülebildiğinin de şahididir. İslam, asırlar boyunca farklı coğrafyalarda farklı iklimlerle temas etmiş; kimi zaman hikmetle, kimi zaman siyasetle yoğrulmuştur. Ancak bazı dönemlerde Kur’an’da ve sünnette asla yeri olmayan güç devşirme arzuları, dini bir meşruiyet aracı hâline getirmiş; iman, iktidarın gölgesinde yıpratılmıştır.
Bugün İslam adına sahneye sürülen DEAŞ, Boko Haram ve benzeri karanlık yapılar, İslam’ın özünden doğmuş oluşumlar değildir. Kur’an-ı Kerim ilmi kadın ve erkek için farz kılarken; bu yapılar cehaleti kutsamış, kadını ilimden koparmış, merhameti şiddetle boğmuştur. Bombalar, infazlar, masum canların hunharca yok edilişi; İslam’ın rahmet iklimine değil, insanlığın en karanlık çağlarına aittir.
Asıl acı olan ise şudur: Bu yapıların İslam’dan doğduğu zannı, büyük bir yanılgıdır. Onlar, çoğu zaman İslamofobi endüstrisinin karanlık laboratuvarlarında üretilmiş projelerdir. İslam’ı bir korku nesnesine dönüştürmek isteyen küresel akıl; bu yapıları kurmuş, büyütmüş, sahaya sürmüş; sonra da zamanı gelince bir kenara atmıştır. Geriye yakılmış şehirler, parçalanmış toplumlar ve kirletilmiş bir din algısı kalmıştır.
İşte tam bu noktada, “Türk İslam’ı” yahut diğer adıyla “Balkanlar İslam’ı” dediğimiz hakikat; sessiz ama güçlü bir itiraz olarak karşımıza çıkar. Nitekim Kuzey Makedonya’da MANU – Makedonya Bilimler ve Sanatlar Akademisi’nde Türk-İslam Medeniyeti ve Felsefesi alanında çalışmalarını sürdüren Üsküplü ilim adamı Prof. Dr. Numan Aruç, bu hakikati şu sözlerle ifade eder:
“Biz ümmetin kurtuluşunu Türk İslam’ında görüyoruz. Bunu söylerken bazıları bizim Türkçülük ya da ırkçılık yaptığımızı zannediyor. Hâlbuki bu ifadeyle kastettiğimiz şey; İslam’ın cihanşümul merhametinin, adaletinin ve Kur’an’ın ruhunun, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ahlakıyla çepeçevre ihya edildiği bir medeniyet tasavvurudur.”
Bu yaklaşım, etnik bir üstünlük iddiası değil; İslam’ın evrensel değerlerini tarih boyunca adaletle temsil edebilmiş bir tecrübenin adıdır.
Balkanlar’da “Türk” denildiğinde çoğu zaman etnik bir kimlikten ziyade İslam kastedilmiştir. Boşnak, Arnavut, Pomak, Roman… Müslüman olan herkes, gayrimüslimlerin nazarında çoğu kez “Türk” olarak anılagelmiştir. Kimi zaman bu ifade karşı cenahın dilinde bir aşağılama ve ötekileştirme aracı olarak kullanılsa da Balkanlar Müslümanları, kendilerine “Türk” denmesinden rahatsızlık duymamıştır. Zira bu hitabın arkasında, İslam’la tanışmalarının ve Müslüman oluşlarının büyük ölçüde Türkler eliyle gerçekleştiği hakikati yatmaktadır.
Türkler, 751 Talas Savaşı’ndan sonra İslam’ı kabul etmeleriyle birlikte, bu dinin neşvünema bulması için büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Kur’an’dan ve Hz. Muhammed’den (s.a.v.) aldıkları ilhamla; şefkat, merhamet ve adalet eksenli bir medeniyet inşa etmişlerdir. Tarih boyunca kimi siyasal sapmalar ve güç mücadeleleri bir tarafa bırakıldığında, genel itibarıyla Türklerin İslam’ın evrensel şuurunu dünyaya taşıdığı görülür. Bunun en canlı örneklerinden biri de Balkanlar’daki İslam medeniyetidir.
Yaşayan bir İslam görmek isteyenler için Balkanlar hâlâ diri bir aynadır. Bu aynada en belirgin suretlerden biri Bosna-Hersek’tir. Büyük zulümlere, katliamlara ve soykırımlara rağmen dimdik ayakta duran bu topraklar; İslam’ın sevgi, şefkat, merhamet ve affedicilik ruhunu yüksek bir irfanla yaşatmaya devam etmiştir. Bir millet düşünün ki ağır bir soykırıma maruz kalmış; ama lideri Aliya İzzetbegoviç, toplumuna kin ve nefret değil, adalet ve vakar telkin etmiştir:
“Size yapılan zulmü unutmayacaksınız; güçlü olacaksınız ama nefretle yaşamayacaksınız. Düşmanlarınızın kirli hayatları, sizin hayatınızı kirletmesin.”
Bu duruş, doğrudan Kur’an’dan ve Hz. Peygamber’in ahlakından beslenen bir İslam anlayışının tezahürüdür.
Balkanlar’da İslam; kılıçtan önce kelamla, zorlamadan önce irfanla yürümüştür. Osmanlı’dan miras kalan Hanefî–Mâturîdî çizgi; aklı dışlamayan, ilmi merkeze alan, inancı merhametle besleyen bir anlayışı yeşertmiştir. Bu coğrafyada İslam; korkulan değil sığınılan, dışlayan değil kucaklayan bir nefes olmuştur.
Bosna-Hersek’te asırlardır ayakta duran medreseler, bu hafızanın canlı tanıklarıdır. Beş yüz yıl boyunca ilim susmamış; kalem, kılıcın önünde yürümüştür. Aynı sokakta caminin, kilisenin ve havranın gölgeleri birbirine değmiş; farklı inançlar, birbirinin varlığıyla sınanmıştır. Balkanlar, birlikte yaşamanın zor ama mümkün olduğunu insanlığa öğretmiş nadir coğrafyalardan biridir.
Ne var ki bu kadim denge, şer odaklarının hoyrat müdahaleleriyle bozulmuştur. Komşu komşuya düşman edilmiş, kardeş kardeşe kırdırılmış, insanlık vicdanı kanla sınanmıştır. Balkanlar’da yaşanan trajediler, İslam’ın değil; İslam’ı istismar eden güçlerin eseridir.
Balkanlar İslam’ı; bağıran değil anlatan, yıkan değil onaran, korkutan değil umut veren bir duruştur. Hurafeden arınmış, ilimle beslenmiş, ahlakla kemale ermiş bir yürüyüştür. Bugün insanlığın en çok ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur.
Belki de bu yüzden Balkanlar hâlâ konuşur.
Sessizce…
Ama derin bir hikmetle.
Selam ve dua ile…
_M. Tevfik Yücesoy_
Şubat 2026 / İstanbul
Yorumlar (0)
Anket
Son Haberler
Tüm Haberler
Kosova’ya ABD Büyükelçisinin Atanmaması Ülkenin Washington Nezdindeki Önemini Azaltmıyor
Basha ve Malaj, Kosova–Arnavutluk Altyapı Projelerini Görüştü
KGG, Almanya’daki NATO Konferansına Katılıyor