İslam’ın tarih boyunca farklı coğrafyalara yayılışını yalnızca savaşlar, devletler ve siyasi hâkimiyetler üzerinden okumak büyük bir eksiklik olur. İslam medeniyetinin dünyanın dört bir tarafına ulaşmasında ilim, irfan, ahlak, ticaret, eğitim ve gönül insanlarının çok büyük bir payı vardır.
Nitekim İslam’ın ilk yıllarından itibaren tebliğ, yalnızca bir söz söyleme faaliyeti değil; insan yetiştirme ve gönüllere dokunma meselesi olmuştur. Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) Mus‘ab b. Umeyr’i Medine’ye göndermesi bunun en güzel örneklerinden biridir. Mus‘ab, Medine’de insanlara Kur’an’ı öğretmiş, İslam’ı anlatmış ve bir toplumun dönüşümüne öncülük etmiştir.
Sonraki asırlarda bu anlayış farklı coğrafyalarda irfan mektepleri şeklinde devam etmiştir.
Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Velî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Abdülkadir Geylânî, Ahmed Yesevî, Bahâeddin Nakşibend ve daha nice gönül insanı, İslam’ın sadece hükümlerden ibaret olmadığını; aynı zamanda ahlak, merhamet, edep, adalet, hikmet ve gönül terbiyesi olduğunu insanlara göstermişlerdir.
Orta Asya’dan Anadolu’ya, Balkanlar’dan Afrika’ya kadar uzanan bu büyük irfan yürüyüşü, çoğu zaman saraylardan değil; tekkelerden, medreselerden, dergâhlardan, camilerden, pazar yerlerinden ve insanların günlük hayatından geçmiştir.
Bu nedenle tasavvuf ve tarikat geleneğini konuşurken önce hakkını teslim etmek gerekir.
Fakat tam da bu sebeple, bu büyük mirasın istismar edilmesine karşı daha hassas olmak zorundayız.
Sorun tarikat değil, istismardır
Bugün “tarikat”, “cemaat”, “tekke”, “dergâh” veya “mürşid” gibi kavramlar üzerinden yapılan tartışmalarda iki uç yaklaşım ortaya çıkıyor.
Bir taraf, yaşanan bütün olumsuzluklardan hareketle bütün tarikat ve cemaatleri mahkûm ediyor.
Diğer taraf ise “Bunlar dinî yapılardır, dolayısıyla eleştirilemez” anlayışına sürüklenebiliyor.
Oysa ikisi de sağlıklı değildir.
Bir yapının dinî olması, onu eleştiriden muaf hâle getirmez.
Aksine, din adına hareket eden yapıların daha fazla sorumluluk taşıması gerekir.
Çünkü insanların güvenini kazanmış bir dinî yapının yanlışları, sıradan bir kurumun yanlışlarından daha ağır sonuçlar doğurabilir.
Bir insan parasını kaybettiğinde yeniden kazanabilir. Fakat inancını, ailesini, şahsiyetini veya hayatını kaybettiğinde bunun telafisi çok daha zordur.
İstismar nerede başlar?
İstismar çoğu zaman bir anda başlamaz.
Önce güven oluşturulur.
Sonra kişi, “hocam bilir”, “şeyhim bilir”, “büyüklerimiz bilir” anlayışıyla kendi iradesini yavaş yavaş devre dışı bırakmaya başlayabilir.
Daha sonra sorgulama “edepsizlik”, eleştiri “fitne”, ayrılma “ihanet”, farklı düşünmek ise “iman zayıflığı” gibi sunulabilir.
İşte burada çok önemli bir sınır aşılmış olur.
Çünkü İslam’da itaat vardır; fakat insanın aklını, iradesini ve vicdanını tamamen teslim etmesi yoktur.
Sahabe döneminde bile insanlar soru soruyor, farklı görüşleri tartışıyor, gerektiğinde Hz. Peygamber’e görüşlerini arz ediyorlardı. İslam düşüncesinin asırlar boyunca gelişmesini sağlayan şeylerden biri de bu ilmî müzakere ve eleştiri kültürüdür.
Dolayısıyla bir yapının en büyük alarm işaretlerinden biri, soru sormaktan korkan insanlar üretmesidir.
“Şeyh ne derse doğrudur” anlayışı
Meselenin en hassas noktalarından biri dinî otoritenin şahıs merkezli hâle gelmesidir.
Bir hocaya, şeyhe veya mürşide saygı göstermek başka şeydir; onun sözünü Kur’an ve sünnetin üzerinde görmek başka şey.
İslam tarihinde büyük âlimler bile kendi sözlerini mutlaklaştırmamıştır.
İmam Mâlik’in, kendi görüşleri hakkında “Resûlullah’ın kavli dışında herkesin sözü alınabilir ve reddedilebilir” anlamındaki yaklaşımı, ilmî geleneğin şahıs merkezli olmadığını gösteren güçlü bir örnektir.
Bu nedenle bugün bir kimsenin “Ben söylediysem doğrudur”, “Bana itaat etmek dinî bir zorunluluktur” veya “Beni sorgulamak maneviyatınıza zarar verir” şeklinde bir otorite kurması, üzerinde ciddi şekilde düşünülmesi gereken bir durumdur.
Mürşid, insanın iradesini elinden alan kişi değil; iradesini Allah’ın rızasına yönlendirmesine yardımcı olan kişidir.
Para meselesi: Hizmet ile menfaat arasındaki çizgi
İstismarın bir başka boyutu da maddi alandır.
Elbette camilerin, vakıfların, eğitim kurumlarının, öğrenci yurtlarının, derneklerin ve dinî hizmetlerin ciddi ekonomik ihtiyaçları olabilir. Bağış yapmak, infakta bulunmak ve hayır hizmetlerine destek olmak İslam kültürünün önemli unsurlarındandır.
Ancak burada da şeffaflık şarttır.
Toplanan paranın nereye gittiği bilinmiyorsa, hesap sorulamıyorsa, yöneticilerin kişisel servetleri ile cemaatin mal varlığı birbirine karışıyorsa ciddi bir problem ortaya çıkar.
Bir cemaatin veya tarikatın büyümesi, liderinin kişisel servetinin büyümesi anlamına gelmemelidir.
Daha fazla insanın hizmete ulaşması, daha fazla öğrencinin eğitim görmesi, daha fazla ihtiyaç sahibinin desteklenmesi beklenirken; sürekli olarak belli kişilerin lüks hayatının büyümesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir çelişkidir.
İnfakın ruhu fedakârlıktır; başkasının fedakârlığı üzerinden zenginleşmek değil.
Çocuklar ve gençler konusunda çok daha hassas olunmalı
Dinî yapıların en büyük sorumluluklarından biri çocuklar ve gençlerdir.
Çünkü aileler çocuklarını çoğu zaman “Burası dinî bir yer, burada zarar görmez” düşüncesiyle emanet ederler.
Tam da bu nedenle çocukların bulunduğu kurumlarda denetim daha güçlü olmalıdır.
Eğitimcilerin yeterliliği, çocuk güvenliği, fiziksel ve psikolojik sınırlar, ailelerle iletişim ve şikâyet mekanizmaları açık biçimde düzenlenmelidir.
Çocukların “şeyh”, “hoca” veya “abi” gibi unvanlara sahip kişilere karşı sorgusuz itaat etmeye yönlendirilmesi doğru değildir.
Çocuğa din öğretmek, önce onun güvenliğini korumayı gerektirir.
Çünkü Allah adına yapılan bir hizmette Allah’ın kullarına zarar vermek hiçbir şekilde meşru hâle gelemez.
Kadınlar konusunda da aynı hassasiyet şarttır
Dinî yapıların kadınlarla ilişkilerinde de açık sınırlar ve kurumsal mekanizmalar bulunmalıdır.
Bir kadın, sırf dinî otorite sahibi olduğu düşünülen bir kişi karşısında kendisini çaresiz veya mecbur hissediyorsa burada ciddi bir güç asimetrisi vardır.
“Bu özel bir manevî meseledir”, “Kimseye anlatma”, “Bu senin terbiyen için” gibi ifadeler, kişiyi ailesinden ve toplumdan izole eden bir mekanizmaya dönüşmemelidir.
Maneviyatın olduğu yerde güven vardır; korku ve gizlilik üzerinden kurulan tahakküm değil.
Devlet ne yapmalı?
Burada devletin görevi, insanların inançlarını kontrol etmek değildir.
Devletin görevi hukuku korumaktır.
Bir yapı ister tarikat, ister cemaat, ister dernek, ister vakıf, ister başka bir isim taşısın; suç işleniyorsa hukuk devreye girmelidir.
Bunun için üç temel denetim alanı özellikle önemlidir:
Birincisi: Mali denetim.
Bağışlar, vakıf ve dernek gelirleri, ticari faaliyetler ve kamu kaynakları şeffaf biçimde denetlenmelidir.
İkincisi: İnsan güvenliği ve hakları.
Çocuklara, gençlere, kadınlara, yaşlılara veya ekonomik açıdan korunmaya muhtaç kişilere yönelik istismar ihtimaline karşı güçlü denetim mekanizmaları oluşturulmalıdır.
Üçüncüsü: Dinî ve ilmî yeterlilik.
Din adına toplum üzerinde ciddi etki kuran kişilerin bilgi düzeyi, eğitim geçmişi ve kullandıkları dinî referansların doğruluğu konusunda toplumun doğru bilgiye ulaşması sağlanmalıdır.
Burada amaç “devlet eliyle din adamı üretmek” değildir.
Ama din adına konuşan kişinin bilgisizliği de kutsal bir özgürlük alanı olarak görülemez.
Toplum ne yapmalı?
Devletin denetimi kadar toplumun bilinçlenmesi de önemlidir.
Bir cemaat veya tarikat mensubu şu soruları sorabilmelidir:
* Bana Kur’an ve sünnet öğretiliyor mu?
* Soru sormama izin veriliyor mu?
* Eleştiri yaptığımda dışlanıyor muyum?
* Ailemle ilişkilerim güçleniyor mu, zayıflıyor mu?
* Bana şahsiyetsiz bir itaat mi, yoksa bilinçli bir kulluk mu öğretiliyor?
* Toplanan paraların hesabı açık mı?
* Lider veya yöneticiler hesap verebilir mi?
* Dinî bilgi başka âlimlerden öğrenilebiliyor mu?
* Ayrılmak isteyen kişiye baskı uygulanıyor mu?
* Bu yapı beni topluma faydalı bir insan mı yapıyor, yoksa yalnızca kendi grubuma bağlı bir insan mı?
Bu soruların cevapları çok şey anlatır.
En önemli ölçü: İnsan yetiştirmek
Bence bütün bu tartışmaların merkezine tek bir ölçü koymak mümkündür:
Bu yapı nasıl insanlar yetiştiriyor?
Eğer bir cemaat veya tarikat; dürüst insanlar yetiştiriyorsa, kul hakkından korkan insanlar yetiştiriyorsa, anne-babasına saygılı insanlar yetiştiriyorsa, çalışkan ve üretken insanlar yetiştiriyorsa, farklı düşünene tahammül edebilen insanlar yetiştiriyorsa, adalet duygusunu güçlendiriyorsa, ilim öğrenmeye teşvik ediyorsa, ülkesine ve insanlığa faydalı olmayı öğretiyorsa, orada üzerinde konuşulması gereken ciddi bir irfan mirası vardır.
Ama bir yapı;körü körüne itaat eden, sorgulamayan, başkasını düşman gören, liderini hatadan münezzeh kabul eden,ailesinden uzaklaşan, malını ve iradesini teslim eden, eleştiriden korkan, başka hiçbir âlimi dinlemeyen insanlar yetiştiriyorsa, orada isim ne olursa olsun bir problem vardır.
İrfanı istismarcılara bırakmayalım
Bugün yapılması gereken, tasavvufu veya cemaat geleneğini toptan reddetmek değildir.
Tam tersine, bu büyük mirası istismarcılardan kurtarmak ve gerçek irfanın itibarını yeniden güçlendirmek gerekir.
Yunus Emre’nin gönül dili, Mevlânâ’nın hikmeti, Hacı Bektaş-ı Velî’nin insan merkezli ahlak anlayışı, Ahmed Yesevî’nin irfanı, Abdülkadir Geylânî’nin takvası ve Bahâeddin Nakşibend’in ihlas ve edep vurgusu; bugün hâlâ bize çok önemli bir ölçü sunmaktadır.
Bu büyük isimlerin hiçbirinin mirasını yalnızca bir post, makam veya şahıs kültüne indirgemek mümkün değildir.
Onların ortak mesajında insan Allah’a kul, topluma faydalı, ahlaklı ve sorumlu bir varlıktır.
Dolayısıyla bugün ihtiyacımız olan şey, postu değil ahlakı; görüntüyü değil takvayı; itaati değil şuurlu kulluğu; şahıs kültünü değil ilmi; gizliliği değil şeffaflığı; menfaati değil hizmeti öne çıkarmaktır.
Tarikat ve cemaatler toplumun manevi hayatında var olacaksa, onların da kendilerini bu ölçülere göre sürekli muhasebe etmeleri gerekir.
Devlet hukukla denetlemeli.
Âlimler ilimle rehberlik etmeli.
Toplum bilinçlenmeli.
Dinî yapılar şeffaflaşmalı.
Aileler çocuklarını emanet ettikleri kurumları sorgulayabilmeli.
Ve hiç kimse, dinî bir kisve taşıdığı için hukukun, ahlakın ve eleştirinin üzerinde görülmemelidir.
Çünkü İslam’ın büyüklüğü herhangi bir şahsın büyüklüğüne bağlı değildir.
İslam, şahıslarla değil hakikatle ayakta durur.
Tasavvufun en güzel mirası da belki tam olarak budur:
İnsanı kendisine bağlamak değil, insanı Allah’a bağlamak.
Kendisine hayran bırakmak değil, Allah’ı sevdirmek.
Kendisini büyütmek değil, insanı olgunlaştırmak.
Postu korumak değil, emaneti taşımak.
İrfanı korumanın yolu da budur.
İrfanı istismardan koruyalım ki istismarcılar yüzünden irfanımızı kaybetmeyelim.
Selam ve dua ile…
Mehmet Tevfik Yücesoy /İstanbul