Yazar: Dr. Mustafa Cerić
Çeviri: M.Tevfik Yücesoy
Tarih: 5 Ağustos 2026
İncil’de kıyametin dört süvarisinden söz edilir. Görünüşe göre Bosna bu günlerde bunlardan sadece ikisini ağırladı. Üstelik sıradan iki kişiyi değil; yıllardır aynı yolda ilerleyen, geçmişin aynı yükünü taşıyan ve artık güven değil, huzursuzluk uyandıran aynı sözleri tekrarlayan iki süvariyi.
Bunlardan biri “Büyük Bosnalı Vučić” olarak geldi, diğeri ise “Küçük Bosnalı Dodik” olarak. Biri Bugojno yakınlarındaki doğduğu Çipuljić köyünü anarken, diğeri onun en sadık kıyamet yol arkadaşı gibi peşinden yürüdü. İlginçtir ki ziyaretlerinin neredeyse en dikkat çekici anı, birincisinin ikincisini düzelterek aslında Bosna’da değil, Belgrad’da doğduğunu söylemesi oldu. Sanki insanın nerede doğduğu, siyasi sorumluluğunu taşıdığı yerden daha önemliymiş gibi. Oysa insan tarih önünde doğduğu yerden değil, söylediklerinden ve yaptıklarından sorumludur.
Bu nedenle şu soru cevapsız kaldı: Üç gün süren bu gösterinin gerçek amacı neydi? Bosna’ya bir mesaj vermek mi? Sırbistan’a mı? Uluslararası topluma mı? Yoksa onlarca yıldır aynı eski dramın yeni bir perdesine ihtiyaç duyan kendi seçmenlerine mi? Bugün buna ikna edici bir cevap verebilecek çok az kişi vardır.
Ziyaret sırasında çevredeki ormanlarda silahlı kişilerin bulunduğuna dair haberler ve görüntüler ayrıca ciddi bir tedirginlik oluşturdu. Bu olayların gerçek arka planı ne olursa olsun, Bosna’da bu tür görüntülerin sembolik anlamı masum sayılamaz. Çünkü Bosna, birçok trajedinin tam da ormanlarda silahlı insanların görüldüğü, siyasetçilerin ise “Endişelenecek bir durum yok.” dediği günlerde başladığını fazlasıyla iyi hatırlamaktadır. Bu yüzden birçok Boşnak ve Bosnalı, bu görüntüleri 1990’lı yılların söylem ve atmosferine rahatsız edici bir dönüş olarak değerlendirdi.
Siyasi gösterilerin ahlaki sermayeye dönüştürülmeye çalışılması ilk kez yaşanmıyor. Pek çok kişi, 11 Temmuz 2015’te Potoçari’de yaşananları hâlâ hatırlamaktadır. Kurbanları anma amacı taşıması gereken bir günün sonunda ilginin daha çok dönemin Sırbistan Başbakanı Aleksandar Vučić’e yönelmesi hafızalarda kaldı. Toplumun ortak hafızasında şu soru yer etti: Acaba o gün mağdur ile failin yerleri değiştirilmeye mi çalışıldı? Tarih bu tür yer değiştirmeleri hiçbir zaman kabul etmez.
Ama Vučić, Dodik’in sana söylemesi gerekirdi ki Bosna artık 1992’nin Bosna’sı değildir. Saraybosna Safarileri dönemindeki Bosna artık geride kaldı. Saraybosna artık kuşatma altındaki bir şehir değildir. Çevredeki tepelerden çocukların bir sokağı geçip geçemeyeceğine keskin nişancıların karar verdiği günler sona ermiştir.
Bugün top sesleri yerine konserlerin coşkusu yükseliyor. Alarm sirenlerinin yerini binlerce insanın şarkıları aldı. Koševo Stadyumu’nda Dino Merlin, “Da te nije Alija” şarkısını seslendiriyor; çok yakında Saraybosna yeniden bölgenin ve dünyanın sinema başkentlerinden biri hâline geliyor. “Saraybosna’nın Kalbi” ödülleriyle tanınan film festivali, bir zamanlar kuşatmanın sembolü olan bu şehri bugün hayatın sembolüne dönüştürüyor.
İşte kıyametin bütün süvarilerine verilebilecek en güçlü cevap budur. Çünkü kıyamet her zaman insanların korkusu üzerine kuruludur. Bosna ise hayatın korkudan daha güçlü olduğunu öğrendi.
Bu nedenle belki de en ilginç soru, bu gösteriyi Sırbistan’ın kendisinin nasıl karşıladığıdır. O başka Sırbistan… Saygın insanların Sırbistan’ı… Profesörlerin, öğrencilerin, sanatçıların, gazetecilerin, işçilerin ve çocuklarını siyasi liderlerinin bitmek bilmeyen savaşlarına mahkûm etmek istemeyen anne babaların Sırbistan’ı. Bosna’dan Vučić – “Büyük Bosnalı” – ve Dodik – “Küçük Bosnalı” – tarafından verilen mesajlarda onların da kendilerini bulduklarına inanmak güçtür.
Tam da bu insanlar için insanın içinde samimi bir üzüntü oluşuyor. Kendisini çıkmaz sokağa sürükleyen siyaset için değil; yıllardır inkârın ve milliyetçi hayallerin yükünden kurtulmuş bir gelecek kurma hakkı ellerinden alınan milyonlarca iyi insan için.
Bununla birlikte ortada ciddi bir uyarı da bulunmaktadır. Sırbistan toplumu, Srebrenitsa soykırımı ve kendi adına ya da desteğiyle işlenen suçlarla açık, ahlaki ve tartışmasız bir biçimde yüzleşmediği sürece, eski ya da yeni siyasi süvarilerin aynı atlara yeniden binmeleri, aynı sloganları tekrarlamaları ve aynı korkuları yeniden canlandırmaları için her zaman bir zemin bulunacaktır.
Tarih bize hiçbir soykırımın tanklarla başlamadığını öğretmektedir. Her soykırım önce sözlerle başladı. Her kurşundan önce propaganda vardı. Her toplama kampından önce insanların insanlıktan çıkarılması vardı. Her suçtan önce ise halka, “Hiçbir kötü şey olmayacak.” diye güvence veren siyasetçiler vardı.
İşte bu yüzden Bosna bugün sadece söylenen sözleri dinlemiyor. Bosna, o sözlerin hangi tonla söylendiğini de dinliyor. Ve başkalarının henüz duymadığı yankıları da fark ediyor.
Sonuç olarak, Bosna’nın korkması gereken kıyametin iki süvarisi değildir. Onların en büyük trajedisi, hâlâ geçmişe doğru yol almalarıdır. Bosna ise bütün yaralarına rağmen kararlılıkla geleceğe doğru ilerlemeyi öğrenmektedir.
Tarih ise acımasızdır: Kendi yanılgılarından ders almayanlar, er ya da geç bizzat kendilerinin icat ettiği siyasetin kurbanı olurlar.
Not: Bu yazıda dile getirilen görüşler yazara aittir ve Bosna-Hersek İslam Birliği’nin veya Media centar d.o.o.’nun resmî görüşlerini yansıtmak zorunda değildir.