- Anasayfa
- Sizden Gelenler
- K.Makedonya Türklerinin Yüce Yüreklileri: Yücelciler
K.Makedonya Türklerinin Yüce Yüreklileri: Yücelciler
0 dk
“Yüksel ki yerin bu yer değildir;
dünyaya gelmek hüner değildir.”
— Namık Kemal
Rumeli rüzgârı bazen serin eser, bazen yakıcı. Vardar’ın kıyılarında dolaşan o hüzünlü rüzgâr, asırlardır minare gölgelerine, taş mekteplere, mezar taşlarına sinmiş bir hatırayı taşır: Kalmakla gitmek arasına sıkışmış bir milletin hikâyesini…
Osmanlı’nın çekilişiyle Balkanlar’da yalnızca sınırlar değişmedi; hafızalar, diller, korkular da değişti. Yugoslavya Krallığı ve ardından kurulan Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti dönemlerinde, K.Makedonya’daki Türkler için hayat, kimliğini koruma ile suskunluk arasında ince bir çizgide yürümek demekti. Yeni rejim eşitlik vaadiyle gelmişti; fakat uygulamada Müslüman-Türk kimliği, tedbirle izlenen bir gölgeye dönüştürülmüştü.
İşte böyle bir zamanda, karanlığın ortasında bir nurani kandil yakıldı: Yücel.
Bir İhtiyacın Adı: Yücel
1941 yılında, Üsküp’te bir grup idealist genç, tarih karşısında mesuliyet hissetti. Onlar ne bir isyan örgütüydü ne de bir ihtilal hücresi. Onlar, Türk kalmanın, Müslüman kalmanın, dilini ve edebiyatını yaşatmanın adını koymuşlardı: Yücel.
Teşkilatın kurucuları arasında Şuayip Aziz, Şerafettin Ferid, Nazmi Ömer, Muzaffer Ahmet, Fettah Süleyman Pasiç ve Mehmet Dalip vardı. Müderrisler, öğretmenler, hukukçular, esnaflar… Hepsi başka mesleklerden, fakat aynı vicdandan besleniyordu. Gayeleri; asimilasyona karşı bir kültür hattı kurmak, Türkçe’yi diri tutmak, gençliğe kimlik şuuru kazandırmaktı.
Onlar Balkanlar’da bir medeniyetin son nöbetçileriydi.
Kültürle Direnmek
Yücelciler silaha değil, kaleme sarıldılar. Balkan Türk edebiyatının sönmeye yüz tutmuş kandilini yeniden alevlendirdiler. Mehmet Akif Ersoy’un mısraları, Yahya Kemal Beyatlı’nın İstanbul hasreti, Namık Kemal’in hürriyet ateşi Üsküp sokaklarında yeniden yankılandı.
23 Aralık 1944’te yayımlanmaya başlayan Birlik gazetesi, yalnızca bir yayın organı değildi; bir hafıza direnişiydi. Çift minareli cami amblemiyle, “Biz buradayız” diyordu. Fakat dört sayı sonra gazete rejimin kontrolüne geçti. Kandilin camı kırılmıştı ama içindeki ateş henüz sönmemişti.
Üsküp Radyosu’nda ilk Türkçe yayınların başlaması, köylere kadar ulaştırılan ders halkaları, öğretmen yetiştirme gayretleri ve bugün hâlâ ayakta duran Tefeyyüz Mektebi… Bütün bunlar, Yücel’in mermisiz mücadelesinin nişaneleriydi.
Mahkeme mi, Hüküm mü?
1947 yazında kapılar çalındı. Tutuklamalar başladı. Suç belliydi: Türk olmak ve Türk kalmak.
19 Ocak 1948’de başlayan dava, 25 Ocak’ta karara bağlandı. Beş gün… Bir ömrün muhasebesi beş güne sığdırıldı.
27 Şubat 1948’de, Şuayip Aziz İshak, Ali Abdurrahman Ali, Nazmi Ömer Yakup ve Âdem Ali Âdem kurşuna dizildi. Mezar yerleri dahi bilinmeyen dört isim… Dört hayat… Dört suskun yıldız…
Mahkeme salonunun arkasında Josip Broz Tito’nun gölgesi vardı. UBDA’nın sunduğu raporlar sorgulanmadı. Savunmalar cılız kaldı. Sokaklara kurulan hoparlörlerden yayılan sesler, yalnızca bir davayı değil, bir milleti korkutmayı hedefliyordu.
Ve korku işe yaradı.
Yücel’in adı kırk yıl boyunca fısıltıya dönüştü. Anneler çocuklarına o isimleri yüksek sesle söyleyemedi. Ağıtlar yakılmadı; çünkü ağıt bile cesaret isterdi.
Bir Sessizliğin İçindeki Çığlık
Yücelciler yenilmedi; susturuldu. Fakat susturulan her hakikat, zamanın vicdanında büyür.
Bugün Üsküp’te bir minarenin gölgesine bakarken, Köprülü’de eski bir taş köprünün üzerinden geçerken, Vardar’ın sularına eğilirken, insan kulağına bir mısra çalınır gibi olur:
“Yüksel ki yerin bu yer değildir…”
Yücel, bir teşkilatın adı olmaktan öte, bir ahlakın adıdır. Bedel ödemeyi göze alan bir inancın… Kültürle direnen bir kimliğin…
Onlar belki kurşuna dizildiler; fakat asıl idam edilen şey adalet oldu.
Bugün Makedonya Türklerinin hafızasında Yücel, bir matem değil yalnızca; bir istikamet pusulasıdır. Çünkü kimliğini savunmak, başkasına düşman olmak değildir. Yücelciler bunu öğretti: Varlığını korurken insan kalabilmeyi…
Tarih bazen bağırarak yazılır, bazen susarak.
Yücelciler’in tarihi, susarak yazıldı.
Ama artık o suskunluk, bir vefa borcuna dönüşmüştür.
Ve biz biliriz ki;
Mezarları bilinmese de, isimleri gömülmez.
Yücel’in Çocukları
Yücelciler’e…
Vardar kıyısında üşüyen bir sabahın
soğuk nefesidir adınız.
Bir minarenin gölgesinde saklı
yarım kalmış bir ezan gibi
asılı durur gökte.
Ey Yücel’in çocukları,
siz ki karanlığa kibrit değil
güneş sürmek istediniz,
bir gazetenin mürekkebinde
bir mektebin kara tahtasında
bir radyonun titrek sesinde
vatanı yeniden kurdunuz.
Ne silahınız vardı
ne de siperiniz.
Sizin cephaneniz kelimelerdi;
“hürriyet” dediniz,
“iman” dediniz,
“Türkçe” dediniz —
ve her dediğiniz
bir çiçek gibi açtı
Üsküp’ün taş sokaklarında.
Sonra kapılar çalındı gece vakti.
Ay, yüzünü bulutlara gizledi.
Bir mahkeme kuruldu
adaletin olmadığı bir salonda.
Beş gün sürdü hesap,
beş asır kadar uzun.
Kurşun sesleri
bir milletin kalbine düştü.
Toprak sustu.
Anneler sustu.
Çocuklar sustu.
Kırk yıl boyunca
adınız fısıltıya dönüştü.
Ama bilin ki
fısıltılar bazen çığlıktan büyüktür.
Şuayip’in duası,
Nazmi’nin kalemi,
Ali’nin cesareti,
Âdem’in alın teri
Vardar’ın suyuna karıştı.
Akıp gidiyor hâlâ —
her bahar yeniden çoğalarak.
Ey Yücelciler,
mezar taşınız yok belki
ama göğsümüzde bir yer var
isminize ayrılmış.
Sizi kurşuna dizenler
bir devri kapattı sandı;
oysa siz
bir hafızayı uyandırdınız.
Şimdi her çocuk
ana dilinde bir harf öğrendiğinde
bir öğretmen
tahtaya “Yücel” yazdığında
bir genç
kimliğini korkmadan söylediğinde
siz yeniden doğarsınız.
Çünkü siz
ölümü değil,
yükselmeyi seçtiniz.
Ruhlarınız şad, kabirleriniz nur, mekanlarınız cennet olsun…
Dua ile…
M. Tevfik Yücesoy
27 Şubat 2026 İstanbul
Yorumlar (0)
Anket
Son Haberler
Tüm Haberler
Kosova’ya ABD Büyükelçisinin Atanmaması Ülkenin Washington Nezdindeki Önemini Azaltmıyor
Basha ve Malaj, Kosova–Arnavutluk Altyapı Projelerini Görüştü
KGG, Almanya’daki NATO Konferansına Katılıyor