İnsan bazen dağların arasındaki bir mağarada değil, kendi kalbinin karanlığında mahsur kalır.
Öyle mağaralar vardır ki taşlardan örülmemiştir.
Kibirden örülmüştür…
Gafletten örülmüştür…
Günahtan örülmüştür…
Kırdığımız gönüllerden…
İhmal ettiğimiz namazlardan…
Ertelediğimiz tövbelerden…
Söylemediğimiz doğrulardan…
Ve sadece kendimiz için yaşadığımız yıllardan örülmüştür.
Bir gün fark ederiz ki mağaranın ağzını kapatan kaya dışarıdan değil, içeriden yuvarlanmıştır.
Hz.Resûlullah Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) haber verdiği o ibret dolu hadise ne kadar da tanıdık…
Üç yolcu yağmurdan korunmak için bir mağaraya sığınır.
Derken büyük bir kaya yuvarlanır ve mağaranın ağzını tamamen kapatır.
Artık ne güç fayda eder…
Ne servet…
Ne makam…
Ne dost…
Ne de pişmanlık…
Ölümle hayat arasında sıkışıp kalırlar.
O anda içlerinden biri şöyle der:
“Bu kayayı ancak Allah kaldırabilir. Gelin, sırf Allah rızası için yaptığımız bir ameli vesile ederek O’na yalvaralım.”
İlki, yaşlanmış anne ve babasına olan hürmetini anlatır. Onlar içmeden çocuklarına süt vermediğini, onların başucunda sabaha kadar beklediğini söyler.
İkincisi, en çok sevdiği hâlde harama el uzatmayışını anlatır. Günaha güç yetirdiği hâlde, “Allah’tan kork!” sözüyle nefsini dizginlediğini arz eder.
Üçüncüsü ise yanında çalışan bir emekçinin hakkını yıllarca koruduğunu, onu çoğaltıp sahibine eksiksiz teslim ettiğini anlatır.
Her biri aynı cümleyi söyler:
“Allah’ım! Eğer bunu yalnız Senin rızan için yaptıysam, bizi bu sıkıntıdan kurtar.”
Ve kaya yavaş yavaş açılır…
Çünkü ihlâsla yapılan hiçbir amel Allah katında kaybolmaz.
Bugün belki biz bir mağarada değiliz.
Ama kaçımız borçların mağarasında…
Kaçımız hastalıkların mağarasında…
Kaçımız yalnızlığın mağarasında…
Kaçımız evlat imtihanının mağarasında…
Kaçımız dünyanın gürültüsü içinde kaybolmuş bir kalbin mağarasındayız?
Nefes alıyoruz ama daralıyoruz.
Gülüyoruz ama içimiz kanıyor.
Kalabalıkların içindeyiz ama kendimizi yapayalnız hissediyoruz.
Sanki görünmeyen bir kaya göğsümüzün üzerine oturmuş…
Ne kadar çırpınsak da çıkamıyoruz.
İşte tam burada hadisin sesi asırlar ötesinden bize sesleniyor:
“Allah için ne yaptın?”
Haydi, sessizce oturalım.
Kalbimizin kapısını çalalım.
Kendimize şu soruyu soralım:
“Ey nefsim!
Bugün Rabbimin huzuruna çıksam, hangi amelimle ‘Yâ Rabbi, bunu sadece Senin için yaptım.’ diyebilirim?”
Bir yetimin başını okşadığım gün mü?
Kimse görmezken verdiğim sadaka mı?
Gece herkes uyurken döktüğüm gözyaşı mı?
Affetmeye gücüm varken affedişim mi?
Annemin duasını alışım mı?
Babamın gönlünü hoş edişim mi?
Kimsenin bilmediği bir secde mi?
Bir Kur’ân talebesine uzattığım el mi?
Bir mazlumun duasına sebep oluşum mu?
Yoksa…
Elimde hiçbir şey olmadan mı varacağım Rabbimin huzuruna?
Tasavvuf büyükleri derler ki:
“Allah katında en kıymetli amel, en gizli olandır.”
Çünkü gizli amelde alkış yoktur.
Takdir yoktur.
Gösteriş yoktur.
Sadece kul vardır…
Ve Rabbi…
Belki de bizi kurtaracak olan; kimsenin bilmediği bir iyiliktir.
Belki bir yetimin duasıdır.
Belki annemizin gözyaşıdır.
Belki kimse duymadan ettiğimiz istiğfardır.
Belki de gecenin en sessiz vaktinde “Yâ Rabbi!” diye titreyen bir kalptir.
Ey Rabbimiz…
Biz de kendi mağaralarımızda sıkışıp kaldık.
Kiminin kayası günah…
Kiminin kayası kibir…
Kiminin kayası dünya sevgisi…
Kiminin kayası korku…
Kiminin kayası umutsuzluk…
Kaldırmaya gücümüz yetmiyor.
Bize de o üç salih kulun ihlâsından bir nasip ver.
Bize de yalnız Senin rızan için yaşayabilen bir kalp ihsan eyle.
Öyle ameller lütfet ki, onları Senden başka kimse bilmesin.
Ve gün gelip de hayatımızın mağarası daraldığında, ölümün taşı önümüze yuvarlandığında, mahşerin bekleyişi başladığında, biz de mahcup bir kalple şöyle diyebilelim:
Yâ Rabbi…
Şu küçücük ameli, yalnız Senin rızan için yapmıştım.
Kabul buyurduysan…
Beni bu mağaradan çıkar…
Beni nefsimin zindanından çıkar…
Beni günahlarımın karanlığından çıkar…
Beni dünyanın aldatıcı gölgelerinden çıkar…
Beni kabir darlığından çıkar…
Ve rahmetinin sonsuz genişliğine çıkar…
Çünkü biliriz ki…
Mağaraları açan taş değil, ihlâstır.
Karanlığı delen ışık değil, samimi duadır.
Ve kulu kurtaran, amelin büyüklüğü değil; Allah katındaki kabulüdür.
Allah’ım…
Bizi de selâmete çıkar.
Âmin.
Selam ve dua ile…
M.Tevfik Yücesoy / İstanbul