EURO
1
  • EURALL
    92.90 -2.45%
  • EURTRY
    55.09 -0.06%
  • EURMKD
    61.49 -0.06%
  • EURRSD
    117.32 -0.02%
  • EURUSD
    1.15 -0.06%
  • EURGBP
    0.85 -0.11%
  • EURCHF
    0.94 0.12%
  • EURSEK
    11.00 0.13%
  • EURAUD
    1.63 -0.11%
Haberler aranıyor...
Aramak için en az 2 karakter yazın.

Mekke’den Dünyaya: Kaybolan Güveni Yeniden İnşa Etme Arayışı

Mekke’den Dünyaya: Kaybolan Güveni Yeniden İnşa Etme Arayışı
12 Ağustos 2026, 15:57

0 dk

Bugün dünyayı tehdit eden krizleri yalnızca savaşlar, işgaller, ekonomik rekabetler veya siyasi anlaşmazlıklar üzerinden okumak yeterli değildir. Bütün bu krizlerin arkasında daha derin bir problem vardır: İnsanlığın birbirine ve kurduğu düzene olan güvenini kaybetmesi.
 
Devletler birbirine güvenmiyor. Toplumlar kurumlara güvenmiyor. Mazlumlar uluslararası hukukun kendilerini koruyacağına inanmıyor. Güçlü olanın hukuk karşısında daima daha avantajlı olduğu düşüncesi yaygınlaşıyor.
 
Belki de bugün dünyanın en fazla ihtiyaç duyduğu şey yeni bir güç merkezi değil; yeni bir güven zeminidir.
 
Bu açıdan Mekke’de ortaya konulan anlaşmayı yalnızca siyasi bir girişim olarak değerlendirmek bana yetersiz geliyor. Elbette bunun siyasi, ekonomik, diplomatik ve jeopolitik sonuçları vardır. Fakat ben meseleyi öncelikle başka bir açıdan okumak istiyorum:
 
Bu, kaybolan güveni yeniden tesis etme arayışının başlangıcı olabilir mi?
 
Çünkü yeni dünya düzeninin asıl ihtiyacı yalnızca ittifaklar değil, ittifakların üzerine oturacağı bir ahlaki zemindir.
 
Yeni bir güç dengesi mi, yeni bir güven mimarisi mi?
 
21. yüzyılın uluslararası sistemi büyük ölçüde güç dengeleri üzerine kuruludur. Ekonomik güç, askerî kapasite, teknoloji, enerji kaynakları ve diplomatik nüfuz devletlerin etkinliğini belirlemektedir.
 
Fakat yalnızca güç üzerine kurulan bir sistem uzun vadede güven üretemez.
 
Bir ülke bugün güçlü olduğu için sözünü kabul ettirebilir; fakat yarın gücü değiştiğinde aynı sözün arkasında durulacağı garanti değildir.
 
İşte burada güven mimarisi kavramı önem kazanıyor.
 
Güven mimarisi; ülkelerin yalnızca ortak çıkarları için değil, ortak ilkeleri için de bir araya gelmesidir.
 
Haksızlığa uğrayanın kim olduğuna bakmadan hakkını savunmak…
 
Güçlü olanın yanında değil, haklı olanın yanında durabilmek…
 
Verilen sözün siyasi konjonktüre göre değiştirilmemesi…
 
Uluslararası hukukun seçici değil evrensel uygulanması…
 
Ve en önemlisi, insan hayatının jeopolitik hesapların altında ezilmesine izin vermemek.
 
Eğer Mekke’deki yeni iş birliği böyle bir zemine doğru evrilebilirse, bunun anlamı mevcut siyasi ittifakların çok ötesine geçebilir.
 
Bu halka sadece Müslümanların halkası olmamalı
 
Burada özellikle dikkat edilmesi gereken bir nokta var.
 
Eğer mesele yalnızca Müslüman ülkelerin kendi aralarındaki dayanışması olarak görülürse, ortaya klasik anlamda bir bölgesel veya medeniyetler arası blok çıkar.
 
Oysa ihtiyaç duyduğumuz şey bundan daha geniştir.
 
Adalet diyen herkes bu halkada yer alabilmelidir.
 
İspanya’nın Filistin konusunda ortaya koyduğu cesur tavır bu açıdan önemlidir. Çünkü burada mesele yalnızca İslam dünyasının meselesi değildir. Filistin, insanlığın vicdanını test eden bir mesele hâline gelmiştir.
 
Dolayısıyla yarının adalet ittifakı sadece coğrafi veya dinî aidiyetler üzerinden kurulamaz.
 
Müslüman ülkeler bu yapının öncülerinden olabilir.
 
Fakat adalet, insan onuru ve uluslararası hukukun üstünlüğünü savunan Avrupa ülkeleri, Latin Amerika ülkeleri, Afrika ülkeleri ve Asya ülkeleri de bu ortak zeminin parçası olabilir.
 
Böyle bir yaklaşım, “İslam dünyası kendisine yeni bir blok kuruyor” şeklindeki dar okumayı da aşar.
 
Bunun yerine:
 
“İnsanlık, ortak ahlaki ilkeler etrafında yeni bir güven alanı oluşturuyor.” fikrini öne çıkarır.
 
*Bunun İslam medeniyetinde bir karşılığı var: Hilfü’l-Fudûl*
 
Aslında bu düşünce bizim için yeni değildir.
 
İslam öncesi Mekke’de kurulan Hilfü’l-Fudûl, bugün üzerinde yeniden düşünmemiz gereken son derece güçlü bir tarihî tecrübedir.
 
Farklı kabilelerden insanlar, kendi kabilesinden olup olmadığına bakmaksızın zulme uğrayanın hakkını korumak üzere bir araya gelmişlerdi.
 
Buradaki asıl mesele kabile dayanışması değildi.
 
Tam tersine, kabile aidiyetinin üzerine çıkan bir adalet sözleşmesi ortaya konulmuştu.
 
Allah Resûlü Aleyhisselam de gençlik döneminde bu oluşumun içinde yer almış ve İslam’dan sonra böyle bir anlaşmaya yeniden çağrılsa yine katılacağını ifade etmiştir.
 
Bu tavır son derece dikkat çekicidir.
 
Çünkü bize şu ilkeyi öğretir:
 
İslam’ın adalet anlayışı, hak ve adalet adına ortaya konulan her güzel çabayı sırf başka bir toplumsal veya dinî çevreden geldiği için reddetmez.
 
Hak, hak olduğu için değerlidir.
 
Mazlum, mazlum olduğu için korunur.
 
Adalet ise adalet olduğu için savunulur.
 
Bugünün dünyasında bunun karşılığı son derece güçlüdür.
 
Hilfü’l-Fudûl’ü yeniden düşünmek
 
Bugün dünyaya yeni bir Hilfü’l-Fudûl ruhu kazandırmak mümkün müdür?
 
Elbette birebir tarihî yapıyı kopyalamaktan söz etmiyoruz.
 
Fakat onun temel mantığını çağımıza taşımaktan söz edebiliriz.
 
Bir ülkenin başka bir ülkeye saldırması karşısında mesele “bizden mi, onlardan mı?” sorusuna indirgenmemeli.
 
Bir çocuk öldürüldüğünde önce onun kimliği sorulmamalı.
 
Bir toplumun temel hakları ihlal edildiğinde ekonomik çıkarlar nedeniyle sessiz kalınmamalı.
 
Bir devlet güçlü olduğu için hukuk karşısında ayrıcalıklı hâle gelmemeli.
 
İşte bu anlayış, uluslararası ilişkilerde yeni bir ahlaki parametre oluşturabilir.
 
Böyle bir yapı yalnızca siyasi liderlerin oluşturduğu bir platform da olmamalıdır.
 
Âlimler, akademisyenler, hukukçular, sivil toplum kuruluşları, kanaat önderleri, insan hakları savunucuları ve vicdan sahibi insanlar da bu güven mimarisinin aktörleri hâline gelmelidir.
 
Çünkü devletler anlaşmaları imzalar; fakat toplumlar güveni inşa eder.
 
Filistin bu yeni düzenin turnusol kâğıdıdır
 
Bugün Filistin meselesi bu bakımdan yalnızca bölgesel bir çatışma değildir.
 
Filistin, uluslararası sistemin samimiyet testidir.
 
Dünya insan haklarından, uluslararası hukuktan ve sivillerin korunmasından söz ediyor; fakat aynı ilkeler herkes için aynı şekilde uygulanmıyorsa, burada ciddi bir güven problemi ortaya çıkar.
 
İnsanlığın ortak vicdanı tam da burada sınanmaktadır.
 
Bu sebeple İspanya gibi ülkelerin Filistin konusunda ortaya koyduğu tavırlar önemlidir.
 
Çünkü böyle tutumlar bize şunu göstermektedir:
 
Adaletin bir milleti, dini veya coğrafyası yoktur.
 
Bir Avrupa ülkesinin Filistin’de yaşanan zulme karşı çıkması, aslında Müslümanların değil insanlığın ortak değerlerinin güçlenmesidir.
 
Bu nedenle geleceğin güven ittifakı, “Müslümanlar ve diğerleri” şeklinde değil; “adaletten yana olanlar ve adaletsizliği meşrulaştıranlar” ekseninde şekillenmelidir.
 
Bu çok daha güçlü, çok daha kapsayıcı ve çok daha evrensel bir zemindir.
 
Mekke’nin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor
 
Mekke’nin sembolik gücü de tam burada önem kazanmaktadır.
 
Mekke, Müslümanların sadece dinî merkezi değildir. Aynı zamanda farklı coğrafyalardan insanların aynı kıbleye yöneldiği, aynı değerler etrafında buluştuğu bir merkezdir.
 
Dolayısıyla Mekke’den çıkacak bir adalet ve güven vizyonu, sadece siyasi bir deklarasyon olmaktan çıkarılıp evrensel bir ahlak çağrısına dönüştürülebilir.
 
Bunun için birkaç temel ilke üzerinde durulabilir:
 
Birincisi: Güvenilirlik.
Devletler verdikleri sözün arkasında durmalıdır.
 
İkincisi: Evrensel adalet.
Aynı suç, kim tarafından işlendiğine bakılmaksızın aynı ahlaki ve hukuki ölçüyle değerlendirilmelidir.
 
Üçüncüsü: Mazlumun korunması.
Siyasi çıkarlar, masum insanların hayatından daha değerli hâle gelmemelidir.
 
Dördüncüsü: Egemenlik ve insan onurunun birlikte korunması.
Devletlerin egemenliği önemlidir; fakat egemenlik, insan haklarının ihlali için sınırsız bir dokunulmazlık alanı değildir.
 
Beşincisi: Ekonomik dayanışmanın ahlaki sorumlulukla birleşmesi.
Ekonomik ilişkiler sadece ticaret hacmi üzerinden değil, adil kalkınma ve karşılıklı bağımlılığın güven üretmesi üzerinden değerlendirilmelidir.
 
Altıncısı: Kültürel ve dinî farklılıkların tehdit değil zenginlik olarak görülmesi.
 
Bunlar gerçekleştirilebildiğinde Mekke’deki bir anlaşma, yalnızca ülkeler arasındaki ilişkileri değil, daha geniş anlamda uluslararası ilişkilerin dilini değiştirebilecek bir fikrin başlangıcına dönüşebilir.
 
Güven olmadan barış da mümkün değildir
 
Bugün dünyada çok sayıda anlaşma var.
 
Fakat anlaşmaların çokluğu barışın çokluğu anlamına gelmiyor.
 
Çünkü barış sadece savaşın olmaması değildir.
 
Barış, karşı tarafın yarın da sözünde duracağına güvenebilmektir.
 
Bir ülkenin sınırlarının korunacağına inanabilmektir.
 
Bir anlaşmanın güçlü taraf tarafından ilk fırsatta bozulmayacağını bilmektir.
 
Bir mazlumun adalet aradığında dünyanın onu yalnız bırakmayacağına inanabilmesidir.
 
Dolayısıyla güven, barışın görünmeyen altyapısıdır.
 
Bu altyapı çökerse diplomasi de çöker.
 
Hukuk da zayıflar.
 
Ekonomik ilişkiler de kırılganlaşır.
 
Toplumlar arasında düşmanlık büyür.
 
Ve nihayetinde dünya sürekli kriz üreten bir sisteme dönüşür.
 
Belki de yeni bir başlangıç için eski bir ilkeye dönmeliyiz
 
Bütün mesele belki de çok basit bir soruya indirgenebilir:
 
“Benim yanımda kim var?” yerine “Haklı olan kim?” diye sorabilecek miyiz?
 
Hilfü’l-Fudûl’ün bize öğrettiği en önemli derslerden biri budur.
 
Çünkü adalet, önce kendi tarafımızdakini korumak değildir.
 
Adalet, gerektiğinde kendi tarafımızdakine karşı bile hakkı söyleyebilmektir.
 
İşte bu noktada Mekke’deki girişimin gerçek stratejik değeri ortaya çıkabilir.
 
Eğer bu anlayış yalnızca bir siyasi anlaşma olarak kalırsa, zaman içinde diğer anlaşmalar gibi tarih kitaplarında yerini alabilir.
 
Ama eğer buradan güven, adalet, insan onuru ve ortak sorumluluk üzerine yeni bir uluslararası anlayış doğarsa, o zaman Mekke yeniden tarihe yön veren bir fikrin merkezi olabilir.
 
Belki bugün dünyanın ihtiyacı olan şey yeni bir kutuplaşma değil, yeni bir ahlak eksenidir.
 
Yeni bir blok değil, yeni bir vicdan ittifakıdır.
 
Yeni bir güç mücadelesi değil, yeni bir güven sözleşmesidir.
 
Ve bu sözleşmenin kapısı herkese açık olmalıdır.
 
Müslümanlara da…
 
Hristiyanlara da…
 
Yahudilere de…
 
Başka inançlara mensup olanlara da…
 
Hiçbir dine mensup olmayanlara da…
 
Yeter ki insan desin.
 
Yeter ki adalet desin.
 
Yeter ki zulme karşı durabilsin.
 
Çünkü insanlığın ortak geleceğini kuracak olan şey, aynı düşünmek değil; farklılıklarımıza rağmen adalet üzerinde birleşebilmektir.
 
Mekke’den dünyaya verilecek en güçlü mesaj da belki budur:
 
Güven yeniden kurulabilir.
 
Ama bunun için önce adaleti yeniden güvenilir hâle getirmek gerekir.
 
Ve belki de asıl mesele, Mekke’de kaç ülkenin bir araya geldiği değildir.
 
Asıl mesele, Mekke’den yükselen adalet çağrısının dünyanın kaç vicdanına ulaşacağıdır.
 
Selam ve dua ile
M. Tevfik yücesoy/ İstanbul

Yorumlar (0)

Yorum kurallar'ını okudum ve Onaylıyorum

Yorum Kuralları

  • Kullanıcıların birbirlerine karşı saygılı olması zorunludur.
  • Üyelerin birbirlerine yaptığı ırkçı, cinsiyetçi, homofobik ve küfürlü yorumlara müsamaha gösterilmeyecektir. Böyle durumda yorumlara müdahale edilecektir.
  • Kullanıcılar tarafından gelen, insanların dini inancına, ırkına, etnik kökenine, yaşına, sosyal durumuna, siyasi görüşüne, cinsel yönelimine, fiziksel durumuna göre kişilere veya belirli gruplara karşı nefrete teşvik edici, şiddet içeren, provokatif, aşağılayıcı içerik ve yorumları yayınlamama hakkını Kosova Haber saklı tutmaktadır.
  • Birey, kurum, kültür veya toplumları küçük düşürücü, küfür, aşağılama veya argo ifadelere izin verilmemektedir
  • Daha sağlıklı bir tartışma ortamının olması için yapılan yorumlarda kullanıcılar, diğer kullanıcıların inançlarına ve görüşlerine saygı göstermeleri zorunludur.
  • Yorumlarda büyük harf kullanılmamalıdır.
  • Site içerisindeki yorumlar Türkçe olmalıdır.
  • Herhangi bir ticari amaç ya da telif hakkı içeren yorumlara izin verilmeyecektir.
  • İnsanları kışkırtan, saldırgan bir kullanıcı adı seçilemez.
  • Spam mesajlar göndermek yasaktır. Aynı ve benzer mesajlar birden fazla kere gönderildiğinde de müdahale edilecektir.
© 2006 - 2026 Kosova Haber. Tüm Hakkları Saklıdır..

Designed and Developed by: Dmarketing