O’nu Anarken Anlamak
O’nu anmak, yalnızca bir geceyi hatırlamak değildir.
O’nu anmak, insanlığın hangi yöne yürümesi gerektiğini yeniden anlamaktır.
Çünkü insanlık bugün de O’na muhtaç…
Adalete muhtaçsa, adalet O’ndadır.
Merhamete muhtaçsa, merhamet O’ndadır.
Sevgi arıyorsa, sevgi O’ndadır.
Şefkat arıyorsa, şefkat O’ndadır.
Yetimin başını okşayan bir el, mazlumun yanında duran bir yürek, düşmanına bile insanlığını unutturmayan bir ahlâk arıyorsa, yine O’na bakmalıdır.
Çünkü Hz. Muhammed Aleyhisselam, yalnızca bir çağın değil, bütün çağların rahmetidir.
Rabbimiz O’nu gönderirken şöyle buyurmuştur:
“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”
(Enbiyâ, 21/107)
Bir gece… Bir doğuş… Bir nur
O gece dünya sıradan bir gecenin karanlığındaydı.
İnsanlık yönünü kaybetmiş, güçlünün güçsüzü ezdiği, putların insanların kalplerini işgal ettiği, kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü, kölelerin insan yerine konulmadığı, adaletin kabileden kabileye değiştiği bir çağ yaşanıyordu.
Ve sonra…
Mekke’nin sessizliğinde bir çocuk dünyaya geldi.
Yetim doğdu…
Ama yetimlerin sığınağı oldu.
Annesini küçük yaşta kaybetti…
Ama bütün ümmetine anne şefkatiyle merhamet etti.
Malı mülkü yoktu…
Ama insanlığa tükenmez bir hazine bıraktı.
Saraylarda doğmadı…
Fakat gönüllere taht kurdu.
Ordularla gelmedi…
Kalpleri fethetti.
Kılıçla değil, ahlâkla yürüdü.
Ve asırlar sonra bile adı anıldığında milyonlarca insanın gözleri doluyor, dudakları salât ve selâmla kıpırdıyor:
“Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed…”
O gecenin işaretleri
Siyer ve mevlid kaynaklarında, Peygamber Efendimiz’in dünyaya teşrif ettiği geceye dair bazı olağanüstü hadiseler rivayet edilmiştir.
Kisrâ’nın sarayındaki burçların yıkıldığı, Mecûsîlerin ateşinin söndüğü, Sâve Gölü’nün kuruduğu, Semâve Vadisi’nin suya kavuştuğu ve Kâbe’deki putların yüzüstü devrildiği nakledilmiştir.
Annesi Âmine validemizin ise hamileliği sırasında Şam tarafındaki sarayları aydınlatan bir nur gördüğüne dair rivayetler aktarılmıştır.
Bütün bunlar, asırlardır gönüllerde O’nun doğumunun hatırasıyla birlikte yaşamaktadır.
Fakat bütün bu rivayetlerin ötesinde, asıl büyük mucize apaçık ortadadır:
Kur’ân-ı Kerîm…
Ve Kur’an’ın hayat bulmuş hâli olan Muhammed Mustafa Aleyhisselam…
O’nun getirdiği hidayet…
O’nun yaşadığı ahlâk…
O’nun insanlığa öğrettiği merhamet…
O’nu anmak yetmez
Mevlid-i Nebî’yi yalnızca kandil gecelerinde salavat getirerek geçirmek ne kadar güzeldir; fakat O’nu gerçekten anmak, O’nu anlamaktan geçer.
O’nun doğumunu kutlamak kadar, ahlâkını yaşatmak gerekir.
O’nu sevdiğimizi söylemek kadar, O’nun sevdiği insanlara merhamet etmek gerekir.
O’nun ümmeti olmak kadar, ümmet olmanın sorumluluğunu taşımak gerekir.
Bir yetimin gözyaşını silmeden,
bir mazlumun ahını duymadan,
bir fakirin sofrasına oturmadan,
bir gönlü incitip sonra “Peygamber’i seviyorum” demek eksik kalır.
Çünkü O, bize yalnızca namazı öğretmedi.
İnsanı öğretti.
Komşuyu öğretti.
Yetimi öğretti.
Kadını öğretti.
Çocuğu öğretti.
Hayvanı öğretti.
Merhameti öğretti.
Affetmeyi öğretti.
Hakkı gözetmeyi öğretti.
Ve en önemlisi, insanın insana insan gibi davranmasını öğretti.
İnsanlık bugün de O’na muhtaç
Bugün dünyanın dört bir yanında savaşlar var.
Çocukların gözlerinde korku, annelerin yüreğinde feryat, mazlumların dilinde dua var.
Şehirler büyüyor, teknoloji gelişiyor, insanlık gökyüzüne ulaşıyor.
Ama kalpler küçülüyorsa…
Merhamet azalıyor, adalet yara alıyor, kardeşlik unutuluyorsa insanlık hâlâ aynı soruyla karşı karşıyadır:
Biz nereye gidiyoruz?
Belki de bugün her zamankinden daha fazla O’nun rahmet iklimine muhtacız.
Çünkü O, öfkenin karşısına merhameti koydu.
İntikamın karşısına affı koydu.
Zulmün karşısına adaleti koydu.
Kibir karşısına tevazuyu koydu.
Ayrılığın karşısına kardeşliği koydu.
Ve insanlığın önüne bir hayat koydu:
“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”
O’nu anarken…
Geliniz bu Mevlid-i Nebî’de sadece O’nun doğduğu geceyi değil, O’nun getirdiği rahmeti hatırlayalım.
Birbirimize biraz daha merhamet edelim.
Bir yetimin başını okşayalım.
Bir gönül alalım.
Bir küskünlüğü bitirelim.
Bir mazlum için dua edelim.
Bir fakirin sofrasına oturalım.
Bir insanın yükünü hafifletelim.
Çünkü belki de O’nu anmanın en güzel yolu, O’nun ahlâkından bir parça taşımaktır.
O’nu sevmek, O’nun izinden yürümektir.
O’nu anmak, O’nu anlamaktır.
O’nu anlamak ise insanı anlamaktır.
Ve insanı anlamak…
Rabbimizin bize emanet ettiği insanlık şerefini korumaktır.
Bir gece daha geçecek…
Mevlid kandilinin kandilleri sönecek.
Camiler sessizleşecek.
Salavatlar yavaş yavaş azalacak.
İnsanlar evlerine dönecek.
Fakat asıl mesele o gece bittikten sonra başlayacak:
Hz Muhammed Mustafa Aleyhisselam bizim hayatımızda ne kadar yaşayacak?
Dilimizde mi kalacak?
Yoksa ahlâkımıza mı dönüşecek?
Bir gecelik hatıra mı olacak?
Yoksa ömrümüzün istikameti mi?
İşte asıl Mevlid budur.
Bir insanın kalbinde yeniden doğan rahmettir.
Bir evde yeniden yeşeren sevgidir.
Bir toplumda yeniden ayağa kalkan adalettir.
Bir insanın diğerine uzattığı şefkat elidir.
Ve belki de en güzeli…
Gecenin sessizliğinde gözlerini kapatan bir müminin, kalbinin derinliklerinden yükselen şu cümledir:
“Ya Rabbi… Bizi Habîbinin ümmeti olmaya layık eyle.”
Allah’ım…
Kalplerimizi Habîbin Hz. Muhammed Aleyhisselamın evgisinden mahrum bırakma.
Onun sünnetini hayatımıza rehber eyle.
Ahlâkını ahlâkımız, merhametini merhametimiz, adaletini adaletimiz eyle.
Bizi O’nun izinden ayrılmayanlardan, ümmetine faydalı olanlardan, mazlumun yanında duranlardan, yetimin başını okşayanlardan, gönül kırmaktan sakınanlardan eyle.
Mahşer gününde sancağının altında toplanmayı, Kevser Havuzu’nun başında buluşmayı ve şefaatine nail olmayı bizlere nasip eyle.
Allah’ım…
O’nu bize sevdir.
Bizi O’na sevdir.
Ve bizi O’nun sevdiği kullardan eyle.
Çünkü…
İnsanlık O’na muhtaç.
Adalet O’nda.
Merhamet O’nda.
Sevgi O’nda.
Şefkat O’nda.
Ve gönüllerimiz hâlâ O’nun rahmetine muhtaç…
Sallallahu teâlâ alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.
Mevlid-i Nebî’miz mübarek olsun.
Selam ve dua ile
Mehmet Tevfik Yücesoy
İstanbul