Bir vakit namaz mı, on yıl ömür mü?
Temmuz ayını uğurlayıp Ağustosa girdiğimiz ilk günde Üsküdar’daki Muştu Gençlik Merkezi’nde muhterem hocamız Prof.Dr. Mehmet Görmez’in “Tecrübe Paylaşımı” programına katılma bahtiyarlığını yaşadım. Farklı üniversitelerden gelen idealist gençlerle aynı halkada oturup, protokolün değil samimiyetin hâkim olduğu bir ortamda hocamızı dinledik. O gün sadece bilgi değil, ömürden süzülmüş hikmetler döküldü. İnsan bazen saatlerce süren konferanslardan değil, birkaç dakikalık bir hatıradan ömrüne yetecek kadar ders alır. Benim payıma düşen de böyle bir hatıra oldu.
Mehmet Görmez Hoca, hayatında en büyük tesiri bırakan, kendisini ilim ve irfan yolunda yetiştiren muhterem hocası Muhammed Emin Er hocadan bahsetti. O anlatırken salonda derin bir sessizlik hâkimdi. Çünkü anlatılan sadece bir âlimin hayatı değil, Allah’a adanmış bir ömrün özeti idi.
Muhammed Emin Er Hoca, 104 yaşına kadar yaşamıştı. Ömrünün son döneminde kalp damarlarında ciddi bir rahatsızlık ortaya çıkmış, doktorlar ameliyat olması gerektiğini söylemişlerdi. Fakat hocaefendi buna razı olmuyordu. Doktorlar sonunda Mehmet Görmez Hoca’dan yardım istemişlerdi.
Görmez Hoca, hocasının odasına girdiğinde doğrudan ameliyattan söz etmedi. Bir talebe zarafetiyle sordu:
“Efendim, bir konuda icmâ varsa hüküm nedir?”
Muhammed Emin Er Hoca hiç tereddüt etmeden cevap verdi:
“Amel icap eder.”
Bunun üzerine Mehmet Görmez Hoca tebessüm ederek:
“Doktorlar da sizin ameliyat olmanız konusunda icmâ etmişler.” dedi.
İşte bundan sonra verilen cevap, yalnız o odada bulunanlara değil, kıyamete kadar gelecek müminlere ders olacak cinstendi:
“Doktorlar yatsıdan sonra beni ameliyat edip sabah namazını ayakta kılabilecek şekilde ameliyat yapabileceklerse razıyım. Yoksa on yıl daha yaşamayı, bir vakit namazı kaçırmaya tercih etmem.”
Ne büyük bir iman…
Ne büyük bir teslimiyet…
Ne büyük bir kulluk şuuru…
Bugün insanlar birkaç yıl daha fazla yaşayabilmek için nice fedakârlıklar yaparken, o büyük mürşid bir vakit namazı on yıllık ömre tercih ediyordu. Çünkü onun terazisinde ömür değil, ömrün Allah katındaki değeri önemliydi.
Ameliyat gerçekleşti. Fakat ecel değişmezdi. Bir müddet sonra Rabbine kavuştu. Zira ölüm ameliyatsızlıktan değil, vakti gelen ecelden gelir.
Muhammed Emin Er sadece uzun yaşayan bir insan değildi; uzun yaşayan bir âlim de değildi. O, ömrünü bereketlendiren Rabbânî bir mürebbiydi.
Mehmet Görmez’in ifadesiyle o, “dört başı mamur bir Rabbânî âlim” idi. Medrese ilmini tasavvuf ahlakıyla mezcetmiş, zahir ile batını, ilim ile irfanı aynı gönülde buluşturmuştu. Onun yanında ilim, insanı Allah’a yaklaştırmıyorsa eksikti; tasavvuf da şeriatın çizgisinden uzaklaşıyorsa makbul değildi.
Diyanet İşleri Başkanlığı görevi kendisine teklif edildiğinde Mehmet Görmez’in ilk yaptığı iş, bu görevi hocasına danışmak olmuştu. Onun “Git, ümmete hizmet et.” işaretiyle görevi kabul etmişti. Yıllar sonra yorulduğunda, bunaldığında, istifa etmeyi düşündüğünde yine aynı kapıya gidiyor; hocasının sabır ve sebat tavsiyesiyle yeniden vazifesine dönüyordu.
Demek ki gerçek mürşidler insanları makama değil hizmete yönlendirir; rahatlığa değil sorumluluğa çağırır.
Muhammed Emin Er’in hayatına bakınca ilmin yaşla sınırlı olmadığını görüyoruz. Doksanlı, yüzlü yaşlarında bile elinden kitap düşmüyor; talebeleriyle hadis müzakere ediyor, yeni meseleler üzerinde düşünüyordu. Çünkü gerçek âlim, “Artık oldum.” demez; son nefesine kadar talebe kalır.
Dünyanın dört bir yanını dolaşarak İslam’ı anlatması, Afganistan dağlarına kadar giderek ümmetin derdiyle dertlenmesi, Ankara’daki mütevazı evini ilim ve gönül ehline açması, onun yalnız kitapların değil, ümmetin de âlimi olduğunu gösteriyordu.
Fakat bütün bunların üzerinde yükselen en büyük ders belki de şuydu:
Bir vakit namazın kıymetini bilen insan, ömrünün de kıymetini bilir.
Çünkü namaz, müminin Rabbine verdiği sadakat sözüdür. O söz zedelenirse ömrün uzaması neyi değiştirir?
Bugün teknoloji ilerledi, tıp gelişti, insan ömrü uzadı. Fakat asıl soru hâlâ aynı:
Ömrümüz uzuyor ama kulluğumuz derinleşiyor mu?
Muhammed Emin Er Hoca’nın hayatı bize şunu öğretiyor:
İlim, insanı Allah’a yaklaştırıyorsa ilimdir.
Tasavvuf, insanı sünnete bağlıyorsa tasavvuftur.
Uzun ömür, ibadetle bereketleniyorsa nimettir.
Ve namaz…
Namaz, hiçbir dünya kazancıyla değiştirilemeyecek kadar büyük bir nimettir.
Allah Teâlâ bizlere de böyle bir iman, böyle bir teslimiyet, böyle bir ihlas ve böyle bir kulluk şuuru nasip eylesin.
Rahmetle, minnetle ve duayla…
Muhammed Emin Er Hocamızı yâd ediyoruz.
Mekânı cennet, makamı âli olsun. Âmin.
Bunu daha akıcı ve etkileyici şekilde şöyle ifade edebilirsiniz:
Son sözü, kıymetli hocamız Mehmet Görmez’in şu anlamlı ifadeleriyle noktalayalım:
“Kur’ân-ı Kerîm’in ifadesiyle Allah Teâlâ bizi hayatın merkezine koymuştur. Öyleyse mümin de hayatın merkezinde olmalıdır. Ancak hayatınızın merkezine hiçbir fânîyi koymayın. Hayatın merkezine konmaya layık olan yegâne rehber, Hazret-i Muhammed Mustafa’dır (sallallahu aleyhi ve sellem).”
Selam ve dua ile,
M.Tevfik Yücesoy