EURO
1
  • EURALL
    95.55 0.29%
  • EURTRY
    53.47 0.15%
  • EURMKD
    61.63 -0.05%
  • EURRSD
    117.38 -0.03%
  • EURUSD
    1.16 0.16%
  • EURGBP
    0.87 0.05%
  • EURCHF
    0.92 -0.04%
  • EURSEK
    10.88 -0.25%
  • EURAUD
    1.63 0.15%
Haberler aranıyor...
Aramak için en az 2 karakter yazın.
7 Haziran 2026 Kosova Erken Genel Seçimleri
00
Gün
00
Saat
00
Dakika
00
Saniye

Osmanlı Balkanlar’da Ne Yaptı, Ne Yapmadı? Türkiye Bugün Balkanlar’da Ne Yapıyor?

Osmanlı Balkanlar’da Ne Yaptı, Ne Yapmadı?  Türkiye Bugün Balkanlar’da Ne Yapıyor?
28 Kasım 2025, 12:47

0 dk

Yazan: M. Tevfik Yücesoy

Balkanlar, tarih boyunca büyük medeniyetlerin, devletlerin ve inançların kavşağı olmuş; stratejik, kültürel ve dini anlamda ayrı bir öneme sahip kadim bir coğrafyadır. Bugün de bu özellikleri dolayısıyla küresel ve bölgesel aktörlerin ilgi alanı olmaya devam etmektedir. Bu yazımda, Osmanlı’nın Balkanlar’daki mirası ve bugünkü Türkiye’nin bu bölgedeki durumu analiz edilirken; aynı zamanda İran, Rusya ve Suudi Arabistan, körfez ülkeleri  gibi ülkelerin Balkanlardaki faaliyetleri de mercek altına alınacaktır.

Osmanlı Ne Yaptı?

Osmanlı, yaklaşık 600 yıl boyunca Balkan coğrafyasında hâkimiyet kurmuş ve bu uzun süreçte sadece bir siyasi otorite değil, aynı zamanda adaletin, hoşgörünün ve çok kültürlü yaşamanın temsilcisi olmuştur. Bugün hâlâ birçok Balkan ülkesinde ayakta duran camiler, köprüler, hanlar, medreseler Osmanlı’nın hem maddi hem de manevi mirasını yansıtmaktadır.

Ancak daha da önemlisi, Osmanlı’nın o dönemki yönetim anlayışıydı. Farklı dinlere, dillere ve kültürlere sahip halklara baskı değil, aksine inanç ve yaşam özgürlüğü tanımış; Hristiyan, Yahudi, Müslüman topluluklar kendi inanç sistemlerini yaşatabilmiştir. Bugün Osmanlı’nın “zulmettiği” yönündeki ithamların tarihsel kaynaklarla bağdaşmadığı aşikârdır. Zira Osmanlı, Batı’daki kilise baskısından kaçan birçok unsura da kucak açmış, Balkan halklarının dilini, kültürünü ve kimliğini muhafaza etmesine imkân tanımıştır.

Osmanlı Ne Yapmadı?

Osmanlı, hiçbir zaman asimilasyon politikaları gütmemiştir. Fethettiği topraklarda yerel halkları zorla din değiştirmeye zorlamamış, aksine onlara can ve mal güvenliği teminatı vermiştir. Devlet-i Aliyye, farklılıkları bir zenginlik olarak görmüş; bu anlayış sayesinde yüzyıllar süren bir toplumsal barış ve istikrar sağlamıştır.

Türkiye Bugün Ne Yapıyor?

Bugünkü Türkiye, tarihî ve kültürel bağları dolayısıyla Balkanlarla özel bir ilişkiye sahiptir. Ancak bu ilişkinin kurumsal ve sistematik bir çerçevede yeniden ele alınması gerekmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı, TİKA, YTB, Yunus Emre Enstitüsü gibi kurumların bölgedeki çalışmaları önemli olmakla birlikte; hâlâ koordinasyon, süreklilik ve derinlik açısından eksiklikler göze çarpmaktadır.

Mesela Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde Balkanlar için ayrı bir birim olarak “Balkanlar Daire Başkanlığı” oluşturulmalı, her ülke için bir masa kurulmalı, bölgeye gönderilecek din görevlileri bölgenin dili ve hassasiyetleri konusunda özel eğitimden geçirilmelidir. Ayrıca gençlik, sanat, eğitim, medya ve kültür gibi alanlarda uzun vadeli projelerle kalıcı bağlar kurulmalıdır.

Balkanlarda Başka Kimler Var?

*İran:*
İran, özellikle Bosna-Hersek,Sırbistan, Hırvatistan, K. Makedonya ve Kosova gibi ülkelerde kültür merkezleri açmakta, Boşnakçaya çevrilmiş kitaplar yayınlamakta ve Kur’an araştırma merkezleri kurmaktadır. Tahran, sadece din hizmetleriyle değil; siyasi, kültürel ve entelektüel düzeyde de güçlü bir etki oluşturmaya çalışmaktadır.

*Rusya:*
Rusya ise Ortodoksluk üzerinden Balkanlar’daki etkisini genişletme çabasında. Sırbistan, Karadağ ve Makedonya gibi ülkelerde kilise ve devlet arasında yürütülen ortak projelerle siyasi etki alanını derinleştiriyor.

*Suudi Arabistan- Körfez Ülkeleri:*
Uzun yıllar boyunca Vahhabi anlayışıyla Balkanlar’da çeşitli dini yapılar kuran Suudi Arabistan, cami ve medrese yatırımlarıyla özellikle savaş sonrası Bosna'da etkin olmaya çalıştı. Ancak bu yapıların yerel İslam anlayışıyla uyumsuzluğu, bazı sosyal ve dini sorunlara yol açtı.
Son yıllarda Balkanlar'dan çok sayıda öğrencinin burslu olarak Arap ülkelerine dinî eğitim almak üzere gitmesi dikkat çekici bir gelişme olarak öne çıkmaktadır. Bu eğilim, özellikle Bosna-Hersek, Kosova, Kuzey Makedonya, Karadağ ve Arnavutluk gibi ülkelerde gözle görülür şekilde artış göstermektedir. Katar, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün ve Mısır gibi ülkelerdeki İslami üniversiteler ve medreseler, burs programları ve cazip yaşam koşullarıyla Balkan gençlerine kapılarını açmakta; Arap dünyasının dinî eğitimi, Balkan gençleri için bir cazibe merkezi haline gelmektedir.

Bu burslarla giden öğrenciler Arapça öğrenmekte, İslamî ilimlerde klasik kaynaklara ulaşmakta ve genellikle gittikleri ülkenin dinî yorumu doğrultusunda bir formasyon kazanmaktadırlar. Bu durum, bir yönüyle Balkan gençlerinin küresel İslami mirasa erişimini kolaylaştırsa da, diğer yönüyle bölgesel dini yapılar açısından bazı zorlukları da beraberinde getirmektedir. Sonuç olarak, Balkanlar'dan Arap dünyasına yönelik burslu öğrenci hareketliliği sadece bir eğitim olgusu değil, aynı zamanda sosyolojik, kültürel ve dini boyutları olan stratejik bir meseledir. Bu durumun hem yerel dini yapılar hem de Türkiye gibi bölgeyle organik bağı olan ülkeler tarafından bütüncül bir yaklaşımla ele alınması gerekmektedir. Çünkü bu öğrenciler, eğitimlerini tamamladıktan sonra ülkelerine döndüklerinde, sadece bilgiyle değil, aynı zamanda gittikleri ülkelerin mezhebi ve ideolojik yaklaşımlarıyla da geri dönmektedirler. Özellikle Suudi Arabistan’dan dönen öğrencilerin Vahhabi/Selefi çizgiye daha yakın oldukları gözlemlenmektedir. Bu durum zamanla Hanefi-Maturidi geleneğin hâkim olduğu Balkan İslam anlayışıyla çelişkilere yol açmakta; yerel dinî kurumlarla genç din adamları arasında uyumsuzluklara neden olabilmektedir.

Bu bağlamda, Balkan ülkelerindeki İslam topluluklarının merkezî dini yapıları – Riyasetler ve Meşihatlar – bu süreci dikkatle takip etmekte, yerel dinî kimliğin korunmasına yönelik adımlar atmaya çalışmaktadırlar. Ancak Türkiye gibi kültürel, tarihî ve mezhebi yakınlık içinde olunan ülkelerin de bu noktada daha aktif olması gerektiği açıktır. Zira Balkanlar’daki boşluk, başka güçler tarafından doldurulmakta, ve bu da uzun vadede kültürel ve dinî kimlik karmaşasına yol açabilmektedir.

Sonuç:

Balkanlar’da hâlen bir *medeniyet rekabeti* yaşanıyor. Bu coğrafyada Türkiye’nin tarihî sorumluluğu sadece geçmişe övgüyle bakmak değil, bugünü ve geleceği inşa etmektir. Osmanlı’nın adalet, hoşgörü ve çok kültürlülük mirası üzerine; çağın diliyle ama ruhunu koruyarak yeni bir Balkan politikası geliştirmek zorunluluktur. Bu hem gönül bağımızın gereğidir, hem de bölgenin barış ve istikrarına katkı sunmanın bir yoludur.

*Unutulmamalıdır ki; Balkanlar’da boşluk bırakılmaz. Ya siz varsınızdır ya da bir başkası...*

*Osmanlı’dan Günümüze Din ve Hoşgörü Anlayışı*

Geçmişte Osmanlı’nın, bugün ise Türkiye’nin hem kendi topraklarında hem de gönül coğrafyamız olan Balkanlar başta olmak üzere pek çok bölgede din konusundaki yaklaşımı; sevgi, hoşgörü ve saygıya dayanan bir anlayış üzerine kuruludur. Bu yaklaşım, sadece tarihî bir miras değil, aynı zamanda İslam’ın temel kaynaklarından beslenen ilahi bir bakış açısının yansımasıdır.

Kur’ân-ı Kerîm, din ve inanç özgürlüğünü açık ve net bir biçimde vurgular. “*Dinde zorlama yoktur*” (Bakara, 256) ayeti bu hususu temel bir ilke olarak ortaya koyarken, “*Sizin dininiz size, benim dinim bana*” (Kâfirûn, 6) ayeti inanç tercihlerine karşı hoşgörünün altını çizer. Yine Kehf Suresi'nde yer alan “*Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin*” ifadesi, bireyin inanç konusundaki özgür iradesini vurgular.

Yüce Allah, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v)’e hitaben şöyle buyurur:  
*“Sen onların üzerinde bir zorba değilsin. Senin görevin ancak tebliğ etmektir.”* Bu ayet, İslam’ın baskı ya da zorlama değil; anlatma, davet ve örnek olma esasına dayandığını göstermektedir.

Gerçek İslam medeniyeti, bu bağlamda değerlendirildiğinde; insan haklarına, inanç özgürlüğüne ve farklılıklarla bir arada yaşama kültürüne dayanan bir yapıya sahiptir. Ne var ki günümüzde, kimi zaman art niyetli çevreler tarafından İslam; bağlamından koparılarak radikal ya da yanlış yorumlara maruz bırakılmaktadır. Oysa bu tür yaklaşımlar, ne Kur’an’ın ruhuyla ne de Hz. Peygamber’in örnek hayatıyla bağdaşır.

Hz. Muhammed (s.a.v), Medine’ye hicretinden sonra Yahudi ve Hristiyanlarla yaptığı anlaşmalarla, onların inanç, ibadet ve mal güvenliklerini teminat altına almıştır. Bu sözleşmelerde, onların haklarına tecavüz edenlerin Müslüman toplum nezdinde sorumlu tutulacağı açıkça belirtilmiştir. Bu uygulamalar, İslam’ın sadece Müslümanlara değil, tüm insanlığa rahmet ve adalet taşıyan evrensel bir sistem olduğunu ortaya koymaktadır.

Tarihte Osmanlı da bu ilkelere sadık kalmış ve hoşgörü mirasını sürdürmüştür. Fatih Sultan Mehmed Han, Bosna’nın fethinden sonra yayınladığı ünlü ahitnameyle, Hristiyanların dinî özgürlüklerini garanti altına almıştır. İstanbul’un fethi sonrasında ise yalnızca Ayasofya’yı sembolik olarak camiye çevirmiş, diğer kiliselere dokunmamıştır. Hatta bazı tarihî kaynaklara göre Ayasofya, Bizans’tan önce farklı bir inanç merkezinin üzerine inşa edilmiş; Hristiyanlık döneminde kiliseye çevrilmiş, Osmanlı döneminde ise cami olmuştur.

Sonuç olarak, Kur’ân ve Sünnet merkezli şekillenen İslam medeniyeti; merhamet, adalet, özgürlük ve hoşgörü temelleri üzerine inşa edilmiştir. Bu temel değerler, geçmişte olduğu gibi bugün de insanlığın en çok ihtiyaç duyduğu erdemler arasında yer almaktadır.

Son olarak yazımı Fatih Sultan Mehmet Han’ın Bosna Ahidnâmesi (1463) günümüz Türkçe metni ile bitiriyorım.

“Ben ki, Sultan Mehmed Han, bütün dünyaya ilân ederim:

> Buyurdum ki, burada olan Bosnalı Fransiskenler emniyet içinde ve selâmette olsunlar. Ve memleketimde olan bu insanlar ve bu insanlar arasında olan kiliseler yerli yerinde olsun.  
 > Bu adamlardan ve kiliselerinden kimseye bir zarar erişmeye.  
 > Ve bu memlekette sakin olup başka diyarlara gitmek isteyen ve dahi gitmek istemeyip memleketimde kalmak isteyenler de emniyet ve selâmette olsunlar.  
 > Bu adamlara karşı her türlü hakaret ve taarruzdan herkes kendisini men eyleye.  
 > Ve bunlara eziyet edip canlarına ve mallarına ve kiliselerine taarruz edenler olursa, bilmiş olalar ki, padişah fermanına muhalefet etmiş ve büyük suç işlemiş olurlar.   
> Ve ben ki, bu fermanı verdim, yemin ederim ki, bu yazılanlara riayet ederim, yeminimle sabittir.”

*Not:* Bu metin, Saraybosna’daki Fransisken Manastırı’nda aslı muhafaza edilen ve Fatih’in mührünü taşıyan Osmanlı Türkçesiyle yazılmış ahidnâmenin sadeleştirilmiş Türkçe tercümesidir. Bu belge, sadece Osmanlı’nın değil, dünya tarihinin de din özgürlüğüne dair en erken ve önemli yazılı belgelerindendir.

 

 


Selam ve dua ile…

 

Yorumlar (0)

Yorum kurallar'ını okudum ve Onaylıyorum

Yorum Kuralları

  • Kullanıcıların birbirlerine karşı saygılı olması zorunludur.
  • Üyelerin birbirlerine yaptığı ırkçı, cinsiyetçi, homofobik ve küfürlü yorumlara müsamaha gösterilmeyecektir. Böyle durumda yorumlara müdahale edilecektir.
  • Kullanıcılar tarafından gelen, insanların dini inancına, ırkına, etnik kökenine, yaşına, sosyal durumuna, siyasi görüşüne, cinsel yönelimine, fiziksel durumuna göre kişilere veya belirli gruplara karşı nefrete teşvik edici, şiddet içeren, provokatif, aşağılayıcı içerik ve yorumları yayınlamama hakkını Kosova Haber saklı tutmaktadır.
  • Birey, kurum, kültür veya toplumları küçük düşürücü, küfür, aşağılama veya argo ifadelere izin verilmemektedir
  • Daha sağlıklı bir tartışma ortamının olması için yapılan yorumlarda kullanıcılar, diğer kullanıcıların inançlarına ve görüşlerine saygı göstermeleri zorunludur.
  • Yorumlarda büyük harf kullanılmamalıdır.
  • Site içerisindeki yorumlar Türkçe olmalıdır.
  • Herhangi bir ticari amaç ya da telif hakkı içeren yorumlara izin verilmeyecektir.
  • İnsanları kışkırtan, saldırgan bir kullanıcı adı seçilemez.
  • Spam mesajlar göndermek yasaktır. Aynı ve benzer mesajlar birden fazla kere gönderildiğinde de müdahale edilecektir.
© 2006 - 2026 Kosova Haber. Tüm Hakkları Saklıdır..

Designed and Developed by: Dmarketing