Enver Muratović’in şiirinden ilhamla…
Yazan: Mehmet Tevfik Yücesoy
Öyle zamanlar olur ki en büyük hakikati, henüz konuşmayı öğrenememiş bir bebek söyler…
Kur’ân-ı Kerîm’de, “Diri diri toprağa gömülen kıza, hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğunda…” (Tekvîr, 81/8-9) buyrulur. Bu ilahî hitap, sadece cahiliye döneminde diri diri toprağa gömülen kız çocuklarına değil, kıyamete kadar zulme uğrayan bütün masumlara yöneltilmiş ebedî bir adalet vaadidir.
Srebrenitsa’nın en küçük şehidi Fatıma Muhić de o ilahî sorunun muhataplarından biridir.
Karadağ’ın Rožaje şehrinden şair Enver Muratović, “Glasom Fatime Muhić” adlı şiirinde, konuşamadan susturulan bu bebeğin sesini insanlığın vicdanına emanet eder. Şair, aslında bir şiir yazmaz; toprağın altından yükselen sessiz bir çığlığı kelimelere dönüştürür.
Ben Fatıma’yım…
Bana “ölü doğdu” dediler.
Oysa ben doğarken ağladım.
Her bebek gibi…
Annemin rahminden hayata değil, insanlığın en karanlık imtihanına gözlerimi açtım. Dünyada gördüğüm ilk manzara bir annenin tebessümü değil, siyah bir asker postalıydı.
Benim ömrüm dakikalarla ölçüldü.
Fakat insanlığın utancı asırlarca sürecek kadar büyüdü.
Beni bir plastik torbaya koydular.
Toprağa bıraktılar.
Yıllar sonra küçücük kemiklerimi bulduklarında, aslında sadece bir bebeğin naaşı bulunmadı; medeniyetin kaybettiği vicdan da gün yüzüne çıktı.
Bugün Potočari’deki en küçük mezar benim.
Fakat en ağır yükü taşıyan da benim mezarım.
Çünkü ben, rakamlara sığmayan hakikatin adıyım.
Soykırımlar önce insanı öldürmez.
Önce merhameti öldürür.
Vicdanı susturur.
Hakikati çarpıtır.
Sonra çocukları hedef alır.
Bir bebeğin öldürüldüğü yerde hiçbir ideoloji masum değildir. Hiçbir siyaset haklı değildir. Hiçbir zafer, zafer değildir.
Tasavvuf büyükleri, “Mazlumun ahı, arşı titretir.” derler.
Ben inanıyorum ki Potočari’nin beyaz mezar taşları, gece olunca sadece rüzgârla konuşmuyor; semaya yükselen dualarla da konuşuyor.
Belki de her gece melekler, isimleri tek tek okuyor.
Ve en küçük isimlerden biri…
Fatıma.
Kur’ân bize, “Allah zalimlerin yaptıklarından habersiz değildir.” (İbrahim, 14/42) diye seslenir. İşte bu ayet, Potočari’nin sessizliğinde yankılanan ilahî teminattır. Dünyada adalet gecikebilir; mahkemeler susabilir; güçlüler hesap vermekten kaçabilir. Ama ilahî adalet ne unutulur ne ertelenir.
Enver Muratović’in şiiri, bana Hz. Peygamber’in (sav) çocuklara gösterdiği eşsiz merhameti hatırlattı. O, bir çocuğun ağlamasını duyunca namazını kısa keserdi. Çünkü rahmet, İslam’ın kalbidir.
Srebrenitsa ise bize şunu gösterdi: Rahmet yeryüzünden çekildiğinde, geriye sadece soğuk postalların sesi kalır.
Bugün Fatıma’nın mezarını ziyaret eden herkes aslında kendi vicdanını ziyaret etmektedir.
Orada yatan sadece bir bebek değildir.
Orada insanlığın kaybettiği masumiyet yatmaktadır.
Belki de bu yüzden Potočari’deki en küçük mezar, dünyanın en büyük kürsüsüdür.
Çünkü orada hiçbir konuşmacı yoktur.
Sadece hakikat konuşur.
Ve hakikat fısıldar:
“Ben doğdum…
Ağladım…
Ve beni susturdular.
Şimdi siz konuşun.
Siz susmayın.”
Belki de bize düşen, Fatıma’nın susturulan çığlığını kelimelerimizle yaşatmak, Srebrenitsa’yı yalnızca bir matem günü olarak değil, insanlığın vicdanını diri tutan bir emanet olarak gelecek nesillere aktarmaktır.
Çünkü unutulan acılar tekrarlanır; hatırlanan acılar ise insanlığı koruyan bir vicdana dönüşür.
Potočari’deki o en küçük mezar, bize her zaman aynı soruyu sormaya devam edecektir:
“Ben hangi suçtan öldürüldüm?”
Bu soruya verilecek dürüst cevap, sadece Srebrenitsa’nın değil, insanlığın da kaderini belirleyecektir.
Şiirin Boşnakçası:
GLASOM FATIME MUHIĆ
Slagali su kada su rekli
Da sam rođena mrtva
Itekako sam živo zaplakala kad ugledah svijet
Istina, prvi i posljednji put
Jedino što vidjeh na tom svijetu
Bijaše veliki, crni đon vojničke čizme
U istom satu sam i rođena i zgažena
Kasnije me ubacili u plastičnu vreću
Pa u zemlju
Iskopali vreću: u njoj moje
Djetinje koščice
Evo me gdje čekam
Pravdu Sudnjega dana
U najmanjem mezaru
U Potočarima