- Anasayfa
- Sizden Gelenler
- Saraybosna Neden Hepimizi İlgilendiriyor: Avrupa’nın Atan Kalbi
Saraybosna Neden Hepimizi İlgilendiriyor: Avrupa’nın Atan Kalbi
0 dk
IIN Preporod/ Stefan Jakob Wimmer
Türkçe: M. Tevfik Yücesoy
Avrupa bugün Saraybosna’dan giderek daha sık söz ediyor; ancak onu nadiren dinliyor. Münih Ludwig Maximilian Üniversitesi profesörü Stefan Jakob Wimmer, İslami haber gazetesi Preporod için kaleme aldığı denemesinde Saraybosna’yı Avrupa’nın siyasi ve ahlaki bir turnusol kâğıdı olarak okuyor: Kuşatmayı, soykırımı ve savaş sonrası adaletsizliği intikama başvurmadan atlatmış bir şehir; fakat bugün sözde “İslamlaştırma” iddialarıyla gayrimeşrulaştırılmaya ve tehlikeli suçlamalara maruz bırakılıyor. Wimmer, bu tür anlatıların Saraybosna hakkında değil, Avrupa’nın kendi değerlerini tanıma ve savunma becerisindeki derin krizi ortaya koyduğunu gösteriyor.
Giriş
Yaz akşamlarında Saraybosna’nın Eski Şehri’nde, Baščaršija(Başçarşı)’da oturan herkes bu yerin kendine özgü niteliğini hissedebilir. Hayat burada çeşitlilik içinde görünür hâle gelir: Yerel halk ile ziyaretçiler çoğu zaman ayırt edilemez. Bunun nedeni yalnızca pek çok Saraybosnalının başka ülkelerde yaşam kurmuş olması ve ziyaretler sırasında burada yeniden buluşmaları değil, aynı zamanda yüzlerin ve manzaraların çokluğudur: Dışarıdan Müslüman olarak algılanan erkekler ve kadınlar ile daha niceleri; sakallı ve cübbeli, bazen de şortlu Arap turistler; sıkı biçimde örtünen kadınlar kadar neredeyse hiç örtünmeyenler ve aradaki tüm tonlar; Osmanlı nostaljisine kapılmış Türk turistler; kendilerini beklenmedik biçimde “Doğu’da” — Avrupa’nın tam kalbinde — bulan Batılı gezginler… Ve kimse başkasının kimliğini sorgulamaz.
Bosna’ya özgü (Türk değil!) kahve, küçük yuvarlak bakır bir tepsi içinde servis edildikten sonra bakışlar, bu mekânın simgesi hâline gelmiş çeşmeli ahşap köşke kayar: Mağribi üslupta bir Avusturya-Macaristan mirası. Bir köşe ötede yer alan Vijećnica, yani eski ve yeniden belediye binası olarak kullanılan yapı, daha da etkileyicidir; İmparator Franz Joseph döneminde, Kahire camilerinden esinlenilerek inşa edilmiştir. İki blok ileride ise, dikkat çekici kırmızı kilise kulesiyle Fransisken Manastırı’nın yanında Saraybosna Bira Fabrikası bulunur.
Miljacka Nehri boyunca birkaç dakikalık yürüyüş, görkemli Büyük Sinagog’a ulaştırır. Yol boyunca, 17. yüzyıldan kalma “Yedi Kardeş” türbeleri ve 2011 yılında vefat eden Hafız Hadžimulić’in kabri gibi Müslüman halkın ziyaret ettiği mekânlardan geçilir.
Bir zamanlar önce Osmanlı, ardından Avusturya yöneticilerinin ikametgâhı olan Konak’ın önünde, “İmparatorluk Camii” olarak bilinen Careva Camii yer alır. Buradaki “imparator” ifadesi, 16. yüzyılda bu mimari şaheserin inşasını emreden Osmanlı Sultanı Kanuni Sultan Süleyman’ı ifade eder.
Uzun yıllar boyunca bu yapı, Bosnalı Müslümanların ruhani lideri olan Reisü’l-ulema’nın resmî ikametgâhı olarak da hizmet vermiştir. Reisü’l-ulema, 1882 yılında İmparator Franz Joseph’in fermanıyla kurulan Riyaset kurumunun başındadır. Bu kurum, Bosnalı Müslümanların Osmanlı Devleti’nden bağımsızlığını ve Avusturya-Macaristan’daki diğer dinî topluluklarla eşit statüsünü güvence altına almak amacıyla tesis edilmiştir.
Değişimler ve Nedenleri
Birkaç yıl önce Bosna Hersek İslam Topluluğu Riyaseti, eski şehrin yukarısında, geniş ve modern bir binaya taşındı. Bu, oldukça dikkat çekici ve son derece sembolik bir değişimdi. Sembolizmin bir yönü, bina kompleksinin hemen arkasında şehrin tarihî Müslüman mezarlığının ve 1992–1995 yılları arasında gerçekleştirilen saldırıların kurbanlarına ait çok daha büyük bir şehitliğin yer almasıdır.
Bu durum, Saraybosna’da görünür hâle gelen bu ve benzeri pek çok değişimin nedenini somutlaştırmaktadır. Acı verici ve hâlâ travmatik bir neden… Yugoslavya’nın dağılmasından önceye kıyasla İslam’ın Saraybosna’da bugün çok daha görünür ve hatta baskın hâle gelmesinden rahatsızlık duyan herkes — eğer rahatsız olunacaksa — bu değişimin nedenini de açıkça ifade etmek zorundadır.
Saraybosna’ya yapılanlar “iç savaş” söylemiyle örtülmemelidir. Aksine, henüz “geçmiş” olarak adlandırılamayacak kadar yakın olan bu tarihle dürüst ve acımasız biçimde yüzleşilmelidir: Dış saldırılar Saraybosna’yı 1.425 gün boyunca kuşattı; halk aç bırakıldı, keskin nişancılar tarafından hedef alındı ve her gün yüzlerce top mermisiyle bombalandı.
Savaş sırasında her yönde şiddet uygulandı; ancak uluslararası alanda tanınan soykırım, Bosnalı Müslümanlara karşı işlendi. Bu yaz, Avrupa’nın bütünüyle başarısızlığı sayesinde mümkün olan ve II. Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’daki en korkunç suç kabul edilen Srebrenitsa Soykırımı’nın 30. yıl dönümü anılmaktadır.
ABD’nin arabuluculuğuyla varılan Dayton Anlaşması’nın 14 Aralık 1995’te imzalanmasının ardından, Bosna Hersek topraklarının yarısı, eski Yugoslavya halklarına büyük adaletsizlik ve acı getiren patolojik bir milliyetçilik anlayışının ürünü olan sözde “Sırp Cumhuriyeti”ne bırakıldı.
Bugün Bosna Hersek’te Müslümanlar için kullanılan adla Boşnaklar, başta Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi olmak üzere uluslararası kurumların suçları soruşturması ve adaletin tesis edilmesi talebinden vazgeçmediler. Ancak barış anlaşmasının imzalanmasından bu yana her türlü misillemeden uzak durdular; hiçbir Boşnak temsilci “intikam” kelimesini kullanmadı. Başka çatışmalarda sıkça görüldüğü üzere, şiddet döngüsünü körükleyecek taleplerde bulunmadılar; topraklarının her santimetresinin “özgürleştirilmesini” istemediler. Otuz yıl boyunca maruz kaldıkları adaletsizliğe, süregelen aşağılamalara ve tehditlere rağmen şiddet ya da terör yoluna başvurmadılar.
Bu nedenle, son haftalarda ve aylarda medyada ve hatta Avrupa Parlamentosu’nda Saraybosna’nın sözde “İslamlaştırılması”na dair şikâyetler yükseldiğinde, bunun onlar için ne kadar dayanılmaz olduğunu tahmin etmek zor değildir.
Sonuçlar;
Avrupa Birliği, otuz yıl boyunca Bosna-Hersek’i aktif ve kararlı biçimde kendisine yaklaştırma imkânına sahipti. Balkanlar AB’nin güneydoğusunda yer almaktadır; ancak coğrafi olarak Avrupa’nın tam kalbinde bulunur ve Brüksel ya da Lüksemburg’dan bile daha merkezi bir konuma sahiptir. Siyasi açıdan ülke, Dayton Anlaşması’yla dayatılan yapılar nedeniyle felç olmuş durumdadır. Bu yapılar silahları susturmak amacıyla tasarlanmıştı — ki bunu başardılar — ancak hiçbir zaman geleceği kalıcı biçimde şekillendirecek nitelikte olmadılar. Avrupa’daki başka hiçbir ülkede, en yüksek yetkinin bir yabancının — “Yüksek Temsilci”nin — elinde olması ve ülke içinde yan yana iki fiilî devletin, “entite” olarak adlandırılan yapıların varlığı düşünülemezdi. Bu yapılardan biri tüm sistemi reddetmekte, bloke etmekte ve her türlü ortak ilerlemeyi sabote etmektedir. Bu durum bir nesildir devam etmektedir. Bu yapıların işlevsizliği, diğer etkenlerin yanı sıra, bir dizi ekonomik krize yol açmış; buna bağlı olarak da ülkenin acil ihtiyaç duyduğu hâlde giderek daha fazla insanın ülkeyi terk etmesine neden olmuştur. Kimsenin durduramadığı bir aşağı yönlü sarmal söz konusudur.
Saraybosna’daki göçün ekonomik nedenleri de vardır ve bu durum din farkı gözetmeksizin tüm etnik grupları etkilemektedir. Ayrıca güney banliyölerinden geçen ve “Sırp” olarak tanımlanan sınır, yalnızca Sırplar tarafından tanımlanan bir “Doğu Saraybosna” oluşturmuştur. Bosna’da kendilerini “Hırvat” olarak tanımlayan Katolik nüfus, şehirdeki en belirgin sayısal düşüşü yaşamıştır.
Buna rağmen tarihî kiliseleri — özellikle Ferhadija’daki merkezi yaya bölgesinde yer alan Kutsal Kalp Katedrali — şehir siluetini şekillendirmeye ve zenginleştirmeye devam etmektedir. Yugoslavya döneminde bile Saraybosna’daki en küçük nüfus grubunu oluşturuyor, 1990’ların başında nüfusun yüzde 7’sinden azını temsil ediyorlardı. Müslüman Boşnaklar ise o dönemde bile nüfusun yarısından biraz fazlasını oluşturuyordu. Bugün ise bu oran yüzde 80’in üzerindedir.
Şeytanlar
Yugoslavya’ya dair anıların sıklıkla melankoli duygusu uyandırması anlaşılır bir durumdur: Görece ekonomik refah, Doğu’da ve Batı’da yüksek uluslararası itibar, Saraybosna’daki 1984 Kış Olimpiyatları ve etnik ya da dinî sömürücü milliyetçiliğin şeytanlarından arınmış gibi görünen kolay bir birlikte yaşam. Ancak bu şeytanlar yalnızca uyuyordu; uyandırıldılar, dizginsiz bir öfkeyle serbest bırakıldılar ve ardından birbirlerinden ayrıldılar — fakat hâlâ aktifler.
Dünyanın en başarılı ülkelerinden biri olan İsviçre’de, Almanca konuşan İsviçrelilerin İsviçre bayrağı yerine ya da onun yanına Alman bayrağını; Fransızca konuşanların Fransız bayrağını; İtalyanca konuşanların İtalyan bayrağını astığını hayal edin. Yalnızca Romanca konuşanların kendileriyle özdeşleştirebilecekleri yabancı bir bayrakları olmazdı. İsviçre varlığını sürdüremezdi. Yugoslavya’yı parçalayan ve bugün hâlâ Bosna-Hersek’i bölen, sakatlayan ve felç eden şey milliyetçiliktir.
Buna paralel olarak, İslam’ı kötüye kullanan bir başka tehlikeli şeytan daha vardır. O da savaş sırasında ülkeye girmiştir. Eğer Avrupa ve diğer Batılı güçler o dönemde Bosnalı Müslümanları tehdit altındaki yok oluştan korumuş olsaydı, bu şeytanın hiçbir şansı olmazdı. Yorumlar ve gelenekler, didaktik parmak sallamalar ve hatta zaman zaman büyük sermaye ile desteklenen propaganda — Bosna’da yaşanan İslam’ın Avrupa yüzüne tamamen yabancı ve çoğu zaman onunla taban tabana zıt — ülkeyi bozan ve tahrip eden bir başka zehirli unsurdur.
Avrupa’nın geri kalanının bu konuda meşru endişeleri vardır. Ancak istismarı dinin kendisiyle özdeşleştirenler, tam da endişe duydukları Bosna ve Saraybosna’nın ruhuna darbe vurmaktadır.
“Avrupalı” mı, “İslami” mi?
Avrupa’da yaşayan Müslümanlar — her şeyden önce Boşnak kadınlar ve erkekler — yüzyıllar boyunca birlikte yaşamanın nasıl olması gerektiğini ve olabileceğini göstermiştir. Din, dışlama ve çatışmaya değil; iyiliğe, manevi esenliğe ve saldırgan olmayan, bütünlüklü bir kimliğe nasıl hizmet edebilir? Yahudi azınlıklar nasıl korunmalı, değerli kılınmalı ve çok etnikli, çok dinli toplumun ayrılmaz bir parçası olarak nasıl görülmelidir? Soykırım deneyiminden sonra bile bunu savunmaya devam edenler onlardır. Riyaset gibi kurumlar ve ülkede ve diasporada yaşayan milyonlarca sıradan Boşnak Müslüman, özellikle bu son bahsedilen şeytanların nasıl kontrol altında tutulabileceğine dair deneyimi, bilgiyi ve özü aktarmaktadır.
Bosna’yı — ve Avrupa’yı — İslam’ı kötüye kullanan köktencilikten korumak isteyen diğer Avrupalılar da onlarla birlikte hareket etmelidir. Onların İslam anlayışı Avrupa’ya hiçbir zaman yabancı olmamıştır ve Bosna ile Avrupa, İslam ile Avrupa arasında ayrım varsayan herkes, aslında korkulan bu tehlikeli dinamiğin bir parçasıdır.
“Avrupa’nın Ruhu”
Bu başarılı birlikte yaşamın bir sonucu olarak Bosna, özellikle de Saraybosna, sık sık “Avrupa’nın ruhu” olarak tanımlanmıştır. Katolik ve Protestan Hristiyanların Orta Avrupa’da Otuz Yıl Savaşları sırasında birbirleriyle savaştığı bir dönemde, camilerin hemen yanında kiliselerin ve sinagogların inşa edildiği bir şehir… Bu şiirsel ve görünüşte romantize edilmiş ifadede yine de önemli bir hakikat vardır. Çünkü Bosna başarılı olursa Avrupa da başarılı olabilir. Avrupa bütünleşme projesinin umut vadeden bir yönde ilerlediği yıllarda bu düşünce sıkça dile getirilirdi.
O dönemde, merkezleri kıtanın kuzeybatısında bulunan zengin AB, Balkanlar’daki savaş yorgunu sorunlu ülkelere babacan bir bakışla yaklaşabileceğini düşünüyordu — hâlâ da böyle düşünüyor. Ancak bu arada AB’nin yapısında tehlikeli çatlaklar ve gerilimler ortaya çıktı.
Bir zamanlar Yugoslavya’da düşünülemez görünen savaş, bugün Ukrayna’da şiddetle sürmekte; hatta daha batıda bile varoluşsal bir tehdit olarak algılanmaktadır. Bu durum AB içinde bölünmelere yol açmıştır. Çoğunluk Putin Rusyası’ndan gelen yayılmacı tehditleri ciddiye alırken, bazı AB ülkeleri bu ortak tutumu bozmaktadır.
Bu ülkeler, demokratik özgürlükleri, herkes için eşit yaşam biçimini, gazetecilik ilkelerine dayalı medyayı ve daha birçok değeri ortadan kaldırmak isteyen, temelde farklı toplumsal hareketlere sempati duymaktadır. Avrupa’nın zor kazanılmış değerleri yerine; milliyetçiliğe, askerî güce, göçmenlere, Tanrı’nın yarattığı hâliyle var olan queer bireylere ve diğer dinlere karşı nefrete geri dönmek istemektedirler. Kısacası, çeşitlilik içinde özgür ve barışçıl bir birlikte yaşama karşı çıkmaktadırlar.
Artık Avrupa’nın, değerlerinin arkasında durmak ve onları savunmak istiyorsa, Bosna modeline bakıp şunu kabul etmesi gerekir: Avrupa’nın geleceği orada tehdit altındadır. Ancak bu tehdit Müslümanlardan kaynaklanmamaktadır. Tam tersine, Bosnalı Müslümanlar milliyetçiliğe ve İslam’ın kötüye kullanılmasına karşı birer garantördür. Bu anlamda Saraybosna, Avrupa’nın atan ve hayati kalbidir. Avrupa onu desteklerse — saldırmak yerine — Saraybosna böyle kalabilir.
Çıkış Yolları
Evet, AB’deki Avrupalıların bir sorumluluğu vardır. Bugüne kadar yerine getirmedikleri, hatta son otuz yıldır kabul bile etmedikleri bir sorumluluk. Ancak elbette Bosna-Hersek halkı da sorumluluk taşımaktadır. Bu makaleye vesile olan Saraybosna hakkındaki güncel medya tartışmaları, sahadaki tıkanmaları da açığa çıkarmaktadır. Çünkü herhangi bir gruba yönelik eleştiri dile getirildiğinde, çatışma ve sınır çizme dinamikleri otomatik olarak devreye girer. Söylenenleri soğukkanlı ve nesnel biçimde değerlendirmek yerine, olayları kendi grubuna karşı yönlendiren gizli güçlerden şüphe edilir. Algılanan saldırıya karşı karşı saldırılar başlatılır. “Ötekilerin” niyetleri gayrimeşrulaştırılır; böylece eleştirinin içeriği görünmez kılınır ve kendi tarafının olası zayıflıkları tartışma yoluyla kabul etmesi engellenir.
Peki ya — toplumun iyi geleneğine uygun olarak — saldırıya uğradığını hissedenler eleştirmenleri bir sohbete davet etseydi? Saraybosna’da, Saraybosna ve ülke hakkında açık, dürüst ve çekinmeden, gerekirse büyük bir saygıyla tartışılacak bir konferans düzenlenseydi? Eleştirinin, tam da haklı olduğu için acı verebildiği noktada, nelerin değişmesi gerektiğini ve işlerin nasıl iyileştirilebileceğini birlikte düşünseydik? Bu, Saraybosna’nın temsil ettiği ve her zaman savunduğu değerlerle tamamen uyumlu olmaz mıydı?
Yorumlar (0)
Anket
Son Haberler
Tüm Haberler
Kosova’ya ABD Büyükelçisinin Atanmaması Ülkenin Washington Nezdindeki Önemini Azaltmıyor
Basha ve Malaj, Kosova–Arnavutluk Altyapı Projelerini Görüştü
KGG, Almanya’daki NATO Konferansına Katılıyor