- Anasayfa
- Sizden Gelenler
- Şecaettin Koka
Şecaettin Koka
0 dk
O, Kosova'da tek olan ve Türkiye'de çok bilinen TAN' gazetesinde benim müdürümdü. Bir süre sonra görevinden istifaya zorlanmıştı. Zorlamayı da beş paralık bizimkiler yapmıştı. Ondan sonra da o ta 1994 yılında çok erken bu dünyadan ve aramızdan ayrılıncaya kadar hep müdürüm ve baş ve sorumlu yazarım kaldı. Ona hiç müdürüm diye hitap etmedim. Hep Süleyman Ağabey dedim. O benim ağabeyimdi. Ölünceye kadar resmi ve daha sonraları da gayri resmi olarak Kosovalı Türklerin lideri kaldı. Çünkü ruhi olarak onun yerini dolduracak kimse çıkmadı.
Üsküp'te çıkan Birlik gazetesinde bir yıl çalışmıştım. Oradan asker olmuştum. Şafak günü geldiğinde Prizren'e temelli döndüm. Onu o 1969 yıllarında tanıdım. O yıla kadar kendileriyle hiç karşılaşmamıştım. Oysa yıllarca aynı şehrin Prizren'in orasında burasında mutlaka hep karşılaşmışızdır. Çünkü ben 1956-57 yıllarında Mustafa Baki' ilkokulunda öğrenci iken o yıllarda kendileri şehrin öbür yakasındaki Emin Durak' ilkokulunda boydaşlarıma Türkçe dersini okutuyordu. Daha sonra öğrencilerinden ayrılarak 1958-1963 yıllarında Belgrat Üniversitesi Türkoloji Kürsüsünde okudu ve mezun oldu. Bir süre Prizren Yüksek Pedagoji Okulunda ders verdi. O 1967-1969 yıllarında kaydımı yaparak ben Yüksek Pedagoji Okulunda okurken Prizren Kültür ve Tarihi Anıtları Koruma Kurumuna geçmiş danışman görevindeydi. O görevde iken yeni bir araştırma alanı olarak ozanlar şehri Prizren'in gelmiş geçmiş en büyük şairi Suzi Çelebi ile tanışmıştı. Sozi Baba olarak bilinen Prizrenli şairin asıl adı Mahmudoğlu Mehmet'tir. Doğum tarihi bilinmemektedir.1455-1458 yılları arasında dünyaya geldiği sanılmaktadır. Ölüm tarihi ise Prizren'de yaptırdığı Suzi Camisinin bahçesindeki mezarının baş taşında mermer üzerine kabartma ile işlenmiş kitabedeki Hicri 931, Miladi 29 Ekim 1524 günüdür. Şairin Türkçeden başka Arapça ve Farsça bildiği, İstanbul'da eğitim gördüğü, Mihaloğlu Ali Bey'in yanında bulunarak birçok savaşlara katıldığı, Mihaloğlu Ali Bey'in ve oğlu Mehmet Bey'in gazalarını anlattığı 15.000 beyitten oluşan bir mesnevi yazan birinin mezar taşıyla karşılaştığı birine Müdürüm Süleyman Ağabey âşık olmuştu. Onu araştırmaya başlamıştı. Daha birine vurulmuştu. Prizren şehrine vurgundu. Bu şehrin tarihini iyice incelemiş, şunları anlatırdı: 1912 yılından bu yana Gazi Mehmet Paşa Medresesi, Emin Paşa Medresesi, Sinan Paşa Medresesi, Mahmut Paşa Medresesi yetişkinlerinden çoğu gitmişti. Bu şehirde azı kalmış Türkler arasından son doksan üç Rüştiyeli ve beş hocalarından sadece iki Rüştiyeli kaldığını, ekonomik memnuniyetsizlikler nedeniyle asrın başlarında göze çarpan nüfusun yavaş yavaş azaldığını anlatırdı. Türkçe adı Pür zerin (1) ya da Prizren'de Türkçe konuşan sakinlerin büyük bir sayısının Türkiye'ye göç etmesiyle olagelen durumda Türk Dilinin canlı ve yaygın kalması onun ilgisini çekmişti. Burada yaşayan halka ve diline hizmet etmeye kararını vermişti.
1. Pür zerin (altını bol) anlamını taşıyan Prizren şehrinin Türklerden yana bir dönem kullanılan adı.
Ve 1969 yılında ona bu konuda hizmet etmek için çok önemli bir şans verildi. Kosova'da Türk Dilinde çıkacak ilk gazeteyi çıkarmayı üstlendi. Bu onun payına düştü. Öyle mutluydu öyle neşeliydi ki kuşlar gibi göklere uçacak duruma gelmişti. Müdürüm Süleyman Ağabey, Tan'ın kurucusu ve ilk müdürü ve baş ve sorumlu yazarı da oldu. Mayıs 1969 tarihinde devlet destekli Tan' gazetesi Priştine'de yayımlanmaya başladı. İlkin iki haftada bir yayımlanan gazete altı ay sonra haftada bir yayımlanmaya başladı. Tan' gazetesi 24 Mart 1999 tarihine kadar haftada bir olmak üzere aralıksız yayımlandı. Tan'ın kurucusu olarak, gazetenin ilk müdürü, baş ve sorumlu yazarı oldu. Gazete etrafında var olan en seçkin, en genç ve güçlü kadroyu toplayabildi. Bu görevde 1969-1972 yılına kadar kaldı.
Müdürüm Süleyman Ağabeyim de , "Osmanlı neydi"yi merak eden, ilkin Prizren'i görmeli' Derdi. Prizren'in tarihi ve kültür anıtlarını koruma onun derdi ve sevdası olmuştu. Bayraklı Camii içerisindeki kütüphaneye de âşıktı. Çok araştırılacak eserlerin kütüphanede yer aldığını biliyordu. Bu kütüphane hakkında bildiklerini yaymakla uğraşıyordu. Tarihi ve Kültür Anıtlarını Koruma Kurumunda çalışırken o zaman 423 yıllık Gazi Mehmed Paşa Külliyesi koleksiyonunda İbni Sina'nın 'el-Kanun fi't-Tıbb' ve İsmail Cevheri'nin 'Sıhahu'l-Arabiyye'si gibi çok eski ve değerli yazmaları keşfetmişti. 77'si elyazması, kalanı basma 2 bin kitaplık bir koleksiyona sahip olan kütüphanenin çok önemli eserlerinin değerine vurgu yaparak korunmalarını talep ediyordu. Osmanlı tarihi ve sanatının korunması üzerine ciddi çabalar sundu. 16'ncı yüzyılın ikinci yarısında, 1580 yılında inşa edilen Gazi Mehmed Paşa Külliyesi, Osmanlı kültürünü, şehir dokusunu ve yerleşik hayatını bölgeye yerleştirmedeki öneminin yanı sıra, Balkanlar'da "Osmanlı mimar" üslubunu yansıtan yapılardan biriydi. Sinan Paşa Camii'nden sonra bu bölgedeki en önemli merkez camisi olan ve dini bayramlarda minaresine bayrak çekildiği için halk tarafından 'Bayraklı Camii' olarak bilinen külliye bugün ise yaşadığı yıkımlardan ötürü tüm özelliklerini kaybetmiş bulunmaktadır. Önemli bir tahribat da 1999 Kosova Savaşında yıkılan kütüphane binasının kitaplarının türbeye taşınması sırasında yaşandı. Kitapların büyük bir kısmı yok oldu ya da yok pahasına satıldı. O yılda Müdürüm Süleyman Ağabey hayatta değildi.
El yazma ve basın kitapları sayısının günümüze 2 bin kadarının taşındığı açıklanıyor. Prizren Tarihi Anıtları Koruma Kurumunda, tarihi değeri büyük olan kitaplar arasında el yazması Kuran-ı Kerim yanı sıra Osmanlıdan kalma tarih, matematik, tıp kitaplarının bulunduğunu, hasar görmüş çok sayıda kitabın da onarıma ihtiyacı olduğu günümüzde vurgulanmaktaydı. "Müdürüm Süleyman Ağabey, devamlı olarak dünyada zenginliğiyle nadir olan Osmanlı kültürü ve eserlerimiz mutlaka korunmalıdır' derdi.
Müdürüm Süleyman Ağabey yerel eserlere ve evlere çok büyük önem verirdi. Eski mimari kahvelerde oturmayı sohbet etmeyi seven biriydi. Bende oturup onunla öykü, şiir, sanat, spordan konuşmayı severdim. Ama o sabahtan akşama kadar değil orada sabahtan sabaha kalmaklardan yanaydı. Prizren Şehir Meydanı Şadırvan'da dolaşmayı, Maraşı, Papaz Çarşıyı, Terzi mahalleyi, Körağa Sokağını, Tuzsuz Bağlarını, kaleye tırmanmayı çok severdi.
Şehrin Arnavut kaldırımlarında, dar sokaklarında dolaşırken "celdım, cittım" diyen güzelim özel bir ses uyumunu kullanan bu hem şehirlilerinin konuştukları Prizren Konuşma Dilini çok severdi. Tüm bunların sanki kendisi sahibiymiş gibi hisleri vardı. Bu dilin içinde sonsuza dek araştırılacak bir derinliğe sığınmış şeyler varmış gibi konuya yaklaşırdı. Bunları hem sahiplenir hem inceler hem de korumacılığını üstlenirdi. Fikirlerini anlatır oturup kaleme almazdı. Daha ileride bir zamanda bunu yapacağını söylerdi. Etrafından ayırmadığı yazarlar, gazetecilerin en iyisini yazıp her girişimlerinde ondan destek görür, müzisyenler, "Doğru Yol" Türk Kültür Sanat Derneğindeki solist ve çalgıcıların en iyi şarkı türkü icra etmelerini teşvik ederdi. O bu derneğin başkanlığını da yaptı: Başkanlığı görev süresince sadece değil, ilgisi ve her çeşit desteğiyle daima o bu derneğin başkanıydı. Her başarıya sevinir çok mutlu olurdu.
Prizren'den 1953 -1960 yılları arasında Türkiye'ye büyük göç olmasına karşın bu büyük göç bile Prizrenlilerin her günlük konuşmalarında Türkçenin kullanılmasını etkileyememiştir. Üsküp'te çıkan 23.CÜ sayılı 'Sesler' dergisinde 88.Cİ sayfada çıkan Prizrenli öğretmen Liriye Selina'nın bir yazısında şuna vurgu yapılmaktadır: Prizren Türkçesi çok kolay öğrenilir bir dil olduğu için, buraya gelen kimseler, hele çocuklar, bunu pek tez öğrenir ve benimserler yazmıştı. Bundan olacak ki bu şehirde Türklerle komünikasyon sırasında Arnavutlar da Sırplar da Goralılar da Torbeşler de Romanlar da Türkçeyi kullandıkları için gayri resmi oturmalarda Türkçe kullanılmış hala da kullanılmaktadır. Prizren Türk Konuşma Dilinden bir örnek verelim:
Dostom,
Mailıni aldım ema cevap yazmak içın zeman bulamadım, Biraz da soraya kodom. Bazi işlere daldım. Kusura bakma.
Senın bize celmene celdi sıra. Sen tasalanma. Sen celemessen cene ben sana celırım. Anım yanlız pazaretesi cünleri evde. Başka cünlerde dokozlara kadar eve celmey. Onon içın tasalanma. Sen saglıgına bak. Cendi cendıni yoroltorma.
Cürdügün cibi en düzgün Prizren Ağzı ile bu meytübi yazaym. Zaten ilk çeret bu ağız ile roman yazan da ben oldom. Karadüzen romanımda diyaloglarda kullandıgım dil budur. Prizren agzi ya da şivesi mi deym ürneksızdır. Bu dilın büle olmasını Prizren kasabasının kültür etnik celışmesi etkilemiştır. Üle çi, bu Prizren Türk Konuşmasını' isla bilenler rahatlıklen duygu ve düşüncelerıni bu agızda anlatabilır. Eger anlamadıgın bi şi var ise bana süle anlatayım.
Prizren'de dogmiş ve celışmiş, Suzi Çelebi tarafından yazıli kullanılmiş bir
dildır bu. Bu konuyu ele aldıgım bir yazımda şüle deym:(Devamında bir ara ben Şecaettin Koka edebi dili kullanıyorum);
Dilimize, edebiyatımıza, tarihimize incelemeci, araştırmacı Agâh Sırrı Levendin büyük yararı geçmiştir. Daha 1956 yılında yayınlanan, Türk Tarih Kurumunda Suzi Çelebi'nin Gazavatnamesi olarak 2.000 yılında yeni baskısı çıkan, inceleme ve araştırmasında, incelikleriyle Mihaloğulları'nı, Akınlar ve Akıncıları ve özellikle de Mihaloğlu Ali Bey'i, özellikle de Mihaloğlu Ali Bey'in gazalarının yazarı olarak Suzi Çelebi'yi incelemektedir.
Doğallığıyla Suzi Çelebi'nin eseri üzerine de durmaktadır. Gazavatname'nin Edebi Değeri ve Eserin Dil Özellikleri üzerine bende bu yazımda duruyorum. Eserin DİL ÖZELLİĞİ üzerinde 500 doğum yılı nedeniyle yayınladığım bir yazımda dururken, Agâh Sırrı Levendin düşüncelerini aktarıyorum: Eserin başındaki dua ile tevhitlerin ve bunların arasına girmiş olan gazelin dili, bilgiç görünmek isteyen mutasavvıf divan şairinin, yer yer ayet ve hadislerle süslü özentili dilidir. Diyor Levend. Fakat Gazavatnameye girince, bu dil oldukça sadeleşiyor. Yapımcılıktan uzak, bazı kere coşkun, bazı kere içli bir sanat dili oluyor, diyor Levend. Gazavatname'de öz Türkçe birçok kelime vardır diyor Agâh Sırrı Levend. Bunlar metin açıklanırken sayfaların altında karşılıklarıyla gösterilmiştir. Eser, dilbilgisi ve sözdizimi bakımından fazla bir özellik göstermiyor. Ancak, dikkati çeken birkaç kelimeye işaret etmekle yetineceğim diyor Levend. Eserin iki yerinde geniş zamanın birinci şahı eki olan "im", yim" yerine "ven" kullanmış Suzi Çelebi. Levend incelemesinde böyle morfoloji ve sentaks örneklerinden birçok örnekler veriyor.
Yine Prizren Konuşma Dilinde yazmaya devam ediyorum. Demek oli çi bu Prizren Konuşma Dili ülesıne sokakta oluşmiş bi dil dildır. Dayanacagi eser var o da Suzi Çelebinın Gazavatnamesidır. Mesela ben Prizren konoşma dili ile islerımi ve düşüncelerımi çok rahat anlatabilerım. Karşımda çim olorse olson er Türçe bilen bu dili anlar. Bak bucünlerde Kosova'ya binlerce misafir celi ve onlar isterse Türkiyadan olsonlar, isterse Bulgaristan'dan ya da Yunanistan'dan olsonlar, Rodoplardan, Türkî Cumuriyetlerden olsonlar Prizren Konoşma Dilıni anlamaktadırlar.
SUZİ ÇELEBİDEN bi kaç mısra vereyim:
Tunaya irdiler ol haserenler
Gaza deryasına gavvas erenler
(583)
Erenler çıkdı fülk-i bad-padan
Sanasın uçdı şahinler yuvadan
(594)
Ne can endişesi ne nan ümidiİki
âlemdebir canan ümidi
(695)
Sonı her bir vücudun çün ademdür
Şehid olmak bugün demdür kademdür
(805)
Kızılkana boyandı ak kılışlar
Kılıçlar şu'lesinden yandı içler
(1083)
Bu rezmistan içinde kopdı bir toz
Ki ol vadide görmezdi gözi göz
(1085)
Diyar-ı gurbete olduk bir toz
Gazar hüsnün kalanı bir bahane
(1626)...
SUZİ ÇELEBİ
Ve böyle, Prizrenli Sûzi GAZAVATNAME'sini yazarak gelecek kuşaklara bir şaheseri emanet eder. Agâh Sırrı Levend'e göre "Suzi Çelebi'nin Gazavatname'si, Fatih ve II. Beyazıd devri akıncı beylerinden Mihaloğlu Ali Bey'in gazalarını tasvir eden manzum eserdir"
Unutma Suzi'nin şiir çeşmesınden su içtım. Cürdün mi çi doyom olmay buna.
Suzi'nin çeşmesinden su içmek de kolay mı? Onun anlattığı incelikleri anlamak kolay mı? Suzi'nin bu eserini enine boyuna
inceleyen Agâh Sırrı Levend, "Gazavatnameler ve Mihaloğlu Ali Bey'in
Gazavatnamesi" başlıklı incelemesinde, özel olarak"Suzi Çelebi'nin eseri"ne 8 sayfa 205-213), "eserin dili özelliği"ne (sayfa 213-217), "eserin tarihi değeri"ne (sayfa 218-221) ve "Gazavatname nüshaları"na (sayfa 22-226) değinmekte, Suzi'nin bu eserıni inceliklerle açıklamakta, marifetiyle o dönemin tarihini anlatmaktadır.
Ayredesın dostom. Beni bu çeret cüzel bi yazi yazdırdın. İşala hep islalıklara sebep olorson.
Selam.
Evet, ben askerlikten döndüğümde Tan çıkıyordu. Askerlik öncesinde Üsküp'ün Birlik gazetesinde çalışıyordum. Hala ne yapacağımı karar vermemiştim ki Tan gazetesinde şöyle bir duyuru yayınlanmıştı. Daha sonra anlatacaklarım için önemli olduğundan duyuruyu olduğu gibi yayınlıyorum:"TAN" GAZETESİ PRİZREN'DEN BİR PRİŞTİNE'DEN BİR OLMAK ÜZERE İKİ YENİ GAZETECİYE GEREKSİNME DUYMAKTADIR. DEVAMINI YAZMAK İSTEMİYORUM. BU DUYURUYU MÜDÜRÜM OLACAK SÜLEYMAN AĞABEYİN PRİZREN-PRİŞTİNE KONUSUNDA NE KADAR TİTİZ OLDUĞUNA VURGU YAPMAK İÇİN YAZDIM. ONUN BU KONULARDA TAVİZ VERMEDİĞİNİ İDEALİST BİR İNSAN OLDUĞUNU DAHA SONRALARI ANLAYACAKTIM.15.10.1969 TARİHİNDEN BU İLANA DAYANARAK DİLEKÇE İLE BAŞVURUP BENDE TAN'IN BİR ÜYESİ OLMUŞTUM.
Büyük bir idealist ve toplumcu olduğunu Tan'ın çıkarılması sırasında gösteren Müdürüm Süleyman Ağabey gazetenin ilk sayısında (Tan-1969-1970 yıllığından birinci sayısından alınmıştır) ötekileri arasında şunları yazmış bulunuyor: YILLAR YILI, BÖLGEMİZDE TÜRKLERİN KENDİ ANADİLLLERİ ÜZERE BİR GAZETENİN ÇIKMASI İÇİN ÖTEDEN BERİ BİR BOŞLUK DUYULUYORDU. ANCAK ARAMIZDA SEZİLEN BU BOŞLUĞU ORTADAN KALDIRABİLMEK İÇİN YILBAŞINDAN BUGÜNE DEĞİN HAZIRLIKLAR YAPILDI.
DEVLET KURULUŞLARINDAN EMEKÇİ HALKIN SOSYALİST BİRLİĞİ (O DÖNEMDE ESKİ YUGOSLAVYA DEVLETİNİN YAPISINDA BÖYLE BİR OLUŞUM VARDI VE BU BİRLİĞİN DÜŞÜNCESİNE ÖNEM VERİLİRDİ-ŞİMDİ BÖYLE BİR OLUŞUM YOKTUR) ŞİMDİLİK DÜŞÜNCEMİZE GÖRE, KOŞULLARIN HENÜZ OLGUNLAŞMADIĞI KANISIYLA, GAZETENİN HAFTADA BİR ÇIKMASINI İSTEMESİNE KARŞIN, HİÇ OLMAZSA BAŞLANGIÇTA İKİ HAFTADA BİR ÇIKMASINI UYGUN GÖRDÜK" DİYE YAZMIŞTI. DEVAMINDA ÖTEKİLERİ ARASINDA MÜDÜRÜM SÜLEYMAN AĞABEY ŞÖYLE YAZIYOR: GAZETEMİZ SAYFALARINDA ZENGİN OLAN GELENEK, GÖRENEK ÖRF VE ADETLERİMİZE YER VERMEKLE, ONLARI ORTAMIMIZDA YAŞATABİLMEK İÇİN ELİNDEN GELENİ YAPACAKTIR. ÖTEKİLERİ ARASINDAN SEÇTİĞİM BİR BÖLÜMDE, "GAZETEMİZ ANAÜLKEDEN OLAYLARLA, KÜLTÜR VE SANAT ALANINDA BAŞARILARLA ULUS İLE HALKLARIMIZI TANITMASI, HALKIMIZIN GEREKSİNMELERİNİ GİDERMİŞ OLACAK VE YUGOSLAVYA'DA YAŞIYAN TÜRKLERİN MEMLEKETİMİZ İLE ANAÜLKEMİZ TÜRKİYE ARASINDA BİR ALTIN KÖPRÜ ROLÜNÜ OYNAMASINDA KOLAYLIKLAR YARATACAKTIR" DEMİŞTİ. ÖYLE DE YAPTI. ANAÜLKEMİZ TÜRKİYE İLE KOSOVALI TÜRKLERİ ÇOK YAKINLAŞTIRDI.
O dönem bu topraklarda Türkler azınlık olarak kendi aileleri arasında böyle bir sosyalizmde büyümeleri hakkında iyi sözler diyeceklerdi tabi. Çünkü içlerinde dillerini özgür kullanırken duygularını serbest ifade ederken bu çocukların da babalarının da anlatacakları güçlü öyküleri vardı. Eski Yugoslavya'da birçok insanlar gibi Türk topluluğu da iyi günler yaşamıştır. En azından 1968- 198o yılları dönemi içerisinde yüzlerce genç eğitimini Türkçe gerçekleştirerek elit yetişmiştir. O dönem öyleydi ki biz gençler ve daha sonra da dünyaya gelen çocuklarımız benim kızım Sibel'de dâhil dönemin hükümdarı Tito'ya:
Sen özgürlüksün, bitersin, ovalarda, tarlalarda, dağlarda...
Sen özgürlüksün, güneş gibi ısıtırsın ovaları, tarlaları, dağları...
Sen özgürlüksün, sende açar baharlar, çiçekler, olgunlaşır meyveler...
Sen özgürlüksün, bize hava kadar, su kadar, soluk kadar gerekli... Diyorlardı.(Şiir Doğru Yol Türk Kültür ve Sanat Derneği çerçevesinde çalışan Nazım Hikmet Yazın Kolu'nun 1968-1988 otuz yılına adanmış yayınlanmış MONOGRAFİ'SİNDEN alınmıştır.)
Tan Gazetesi etrafında tuhaf şeyler oluyordu. Aslında yazar ve hocamız Süreyya Yusuf'a Nusret Dişo'dan Oturduğu Dalı Kesiyor cevabından sonra yani Tan'ın ikinci sayısından sonra gerginlik başlamıştı. Hocamız Süreyya Yusuf Tan'ın içindeydi. Onsuz olur muydu yani. Gazeteciler ilk adımlarını atarken tercümede terimlerde ve daha birçok alanlarda zorluklar belirmişti. Hocam Süreyya Yusuf'tan çalışanlara teker teker hataları gazete çatısı altındaki toplantılarda anlatması acemi gazetecilere göstermesi beklenirken, çok sert bir biçimde o hatalar hakkında bir yazı yazarak Tan'da yayınlamıştı. İlk hamlede böyle yapması normal değildi. Ona cevap olarak Nusret Dişo'dan Oturduğu Dalı Kesiyor cevabından sonra yani Tan'ın ikinci sayısından sonra gazetemizde hayal (sanal) denilebilecek kadar sebeplerden Prizren-Priştine arasındaki "üstünlük kavgası" denilmiş ama yanlış isim koyulmuş anlaşmazlıklar üzerine gerginlik başlamıştı. Konuyu uzun anlatmak niyetim yok kısa keselim. Bu üstünlük kavgası değildi, bu gerçekte bir sinsi hasetçilikti. Bir yanda materyalistler yani paragözler öbür yanda Müdürüm Süleyman Ağabey'in aldığı safta idealistler vardı. Eleman lazım olduğunda Kosova'nın tüm şehirleri ve köylerini de nazari itibara alarak yazıya eğilimi olan görgülü görgüsüz insanlarımızdan yararlandığı kadar yazıya eğilimi olan gençleri de bir araya getirerek Müdürüm Süleyman Ağabey bir elit oluşturmanın peşinde çalışıyordu. Onlarca gencimiz yazılarıyla da fikirleriyle de umutlu yarınlar çizdiler, yaşadıkları ortamın örneksel insanları oldukları gibi ana ülkede de adlarını duyurdular. Kosova'da Türk toplumuna edebiyat, eğitim, kültür, fikir, ulusallık alanından büyük katkısı geçen bir kuşağa materyalistler saldırmaya kalkıştılar. Her işin başı insan faktörü olduğunu unuttular. Müdürüm Süleyman Ağabey Tan'dan ayrıldıktan sonra yılmazca yeni görevlerde Kosovalı Türklerin ruhi gelişmesine özen verdi destek sağladı. Birçok dergiler çıkardık, kitaplar basıldı. Edebiyat Saatleri düzenlendi.
Balkan Edebiyatını geçmişiyle şimdisiyle incelemiş olan Prof.Dr. Mustafa İsen dostumuz, VARAYIM GİDEYİM URUMELİ'NE kitabındaki "ÇAĞDAŞ PRİZREN ŞAİRLERİ" bölümünde, bu şehri anlatırken Prizren 1555'ten 1912 yılına kadar sancakbeyliği olarak hizmet verdi, derken bu uzun dönem içinde şehir, Âşık Suzi Çelebi açıklamasıyla " Nüfusuyla mukayese edilmeyecek sayıda bol şair yetiştirdi. Sadece XVI yüzyıl tezkirelerine giren Suzi, Nehari, Sucudi, Sa'yi, Şem'i ve Mümin adları bile, bu şehrin Osmanlı kültür coğrafyasındaki yerini belirtmeye yeter.", olarak aktarmaktadır. Müdürüm Süleyman Ağabey bu konulara çok önem vermiş bir büyüğümüzdü. Prizren'in bir sanat fidanlığı oluşu sebepsiz değildi. Bunu o hep destekledi ona inandı ve önemsenmesini istedi. Başta kasabadaki Sinani, Halveti, Kadiri, Rufai, Sadi, Melami ve Bektaşi tekkeleri olmak üzere bugünde seyredenlerin hayranlığını celbeden Sinan Paşa Camii, Gazi Mehmet Paşa Camii ve onların geniş vakıf imkânlarıyla çalışan diğer kültür kurumları ve medreseler bu kültür ortamının zeminini teşkil ediyor. Prizren eski Yugoslavya'da ve bağımsız Kosova'da da varlığını sürdüren Türk edebi hareketinin en önemli merkezidir. Bazılarını bu gerçek rahatsız etti. Edebi ocak şehrin merkezinde Şadırvan'da sürdürülen şiir tartışmaları, edebi sohbetler, dil tartışmaları ilham kaynağı Bistriça Çay'ının da yardımıyla kaleme alınıp sunuldu. Hala çok zor koşullarda olmasına karşın ve Müdürüm Süleyman Ağabey'siz ama onu anımsayarak bu sunulmaktadır. Prizren'de meydana getirilen edebiyat, genelde Kosova Cumhuriyeti'nin Türk edebiyatının en önemli parçasıdır. Bunun böyle olmasında Müdürüm Süleyman Ağabeyimin büyük payı vardır. Sevgiye ulaşmak için sanki yedi dağ ve yedi denizi aşmak lazımdı. Büyük dedelerimizden bize kalan geçmişi anlatan ve çocuklarımıza torunlarımıza bizim anlattıklarımızdı onlar. Onlar bir dönemin çöküşünü değerler çöküşünü yıkmakla yapmaya kalkıştılar.Karşı taraftakiler ve saçma diyeceğim üstünlük kavgası" olarak durumu adlandırmaları,değerlendirmeleri ve davranmaları çok saftı.Çoğunluk olarak Kosovalı Türklerin yaşadıkları Prizren şehrinden benim (ve başka yazarların da) gazeteci olarak yolladığım konserler,edebiyat toplantıları,okulların ,öğrecilerin ve öğretmenlerin başarıları,fabrikalarda çalışan ana babalarımızın emekleri ve en çok ta rakamlarca kaliteli çokluk içeren raporlarım onların gözüne batıyordu ve bu başarıları Tan gazetesinden ellerinde olsa olsa çıkarmak istiyorlardı.Bunun için başta gözükecek bir yerde vermeleri lazım iken en arkadaki sayfalarına spor sayfalarnı küçümsemeyeyim ama oraya sürüklüyorlardı.Mesela çok kıymetli edebiyat toplantıları raporlarından şiirleriyle konuk olarak katılmış en kıymetli şairlerimizden Necati Zekeriya'nın bile adını silebiliyorlardı.Bu konuda 1999 Kosova Savaşı sonrasında kendiliğinden çok haklı olduğumuz ortaya çıktı. Her şey yerli yerine oturdu.Kosovalı Türklerin ocağının Prizren olduğunu Türk Ordusunun Taburu Prizren'de konuşlandırmakla doğruladı.Türk Taburu sadece Prizren'e değil tüm Kosova'ya güven getirdi.Bu kez Prizren'deki ve genelde Kosova'daki şair ve yazar ile gazetecilerimizin maddi destek konusu zorlukları peyda oldu. Daha zamanında evrensel olmanın yollarının yerelden geçtiğini, bütünün ayrıntılardan ibaret olduğunu artık ayrımcılığa doğru gidenler kötüye kullanılmışlar de onlarda anlamıştı.Zamanında bu değerlere saldırıya kalkışmışlardı.Şimdi yapılacak bir şey yok.Saldırsalar da saldrımasalar da her şey yerli yerine oturmuş dengesini bulmuş durumdadır.Günümüzde Türk Kültür Sanat Dernekleri ve tiyatroların hazırladıkları temsiller hakkında yazmayı hayal ettiğim yazıları ister kıskansınlar ister kıskanmasınlar göndersem de inat ederek artık koyacakları Tan'ın arka sayfaları da yok artık.
Kosovalı Türkler ve yazarları ancak toplu olarak dilin bütünlüğüyle yekvücut ve topyekün olabilirlerdi.Ayakta durabilirlerdi.Dernekler bir araya geldiğinde gücünü gösteriyordu.O Üstünlük Kavgası" söylemini keşfedenler ne kadar yanlış kanaate vardıklarını mutlaka artık anlamışlardır. Şiirini, sanatını, felsefesini böyle yerel ağızla ama cani gönülden tüm bunların üzerinde bina etmenin önemini günümüzde belki kavramışlardır.
Müdürüm Süleyman Ağabey ve onun ruhani lideri olduğu Kosovalı Türkler Arnavut, Sırp, Torbeş, Goralı, Romanlar komşusunun da selamını onun diliyle cevaplıyor. Böylece bu tarihi şehir, herkesin birbirinin dilini konuştuğu, derdini paylaştığı, dinine hürmet ettiği zengin bir kolaj olmayı sürdürmek istiyordu.
Dünyaya bir arada yaşam örneği olabilecek bir kolâj... Olmadı. Bunlar yıkılınca Müdürüm Süleyman Ağabey'in yüreği dayanamayacaktı. Aydın görüşleri, geniş kültürü ve bilgisi sayesinde Türk halkının sorunlarıyla uğraşırken somut şartlarda bu sorunların birçoğunu başarı ile çözüme bağladı, mertçe hiç kimseye hiçbir zaman yerinde ödün vermeden içindeki insan sevgisi sayesinde, milliyeti ne olursa olsun, hiç fark yapmadan, etrafına çok sayıda arkadaş ve dost toplayabildi. Atatürkçüydü. Çağdaş Türkiye'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatı ve eserlerini Kosovalı ve eski Yugoslavyalı Türklere Tan'da o konuda diziler yayınlayarak cesaretle ilk tanıtan o oldu. Hayatında yazdığı ve ezbere olarak birçok ortamda okuduğu ve onunla böbürlendiği bir tek şiiri vardı.Başka şiir yazmadı.Ata şiirinden bir bölüm veriyorum:
Ata dedim Sina dedim
Ata dedim Sinan dedim
Ata dedim Yunus dedim
Ata dedim uygarlık dedim
Ata dedim Kocacık dedim
Ata dedim Manastır dedim
Ata dedim Balkanlar dedim
Ata dedim barış dedim.
Müdürüm Süleyman Ağabey,Şubat 1989 yılında Esin Kültür Sanat dergisinin 24.CÜ sayısında PRİZRENLİ ŞAİR SUZİ ÇELEBİ VE MEHMET PAŞA KÜTÜPHANESİ BAŞLIKLI yazısını yayınladı.Bu konular onu çok ilgilendiren hayati konular olarak ele aldığı malzemeydiler.Kısaca SUZİ ÇELEBİ'Yİ ve SAVAŞÇILAR KİTABI" olarak tercüme ettiği özTürkçeleştirdiği GAZAVATNAMEYİ şöyle yorumlamıştı bu yazısında:"Gazavatname mesnevi biçiminde yazılmış bir yapıt olmakla Ali Beğ Mihaloğlu'nun aşkı ve yaşantısını da anlatmaktadır.Sanatsal açıdan taşıdığı önemin yanında tarihi bir belge niteliğindedir.Osmanlı Türklerinin Balkanlara gelişlerini ve Balkanlarda yaşayan halkarla olan karşılıklı ilişkilerini anlatır.Türklerin Balkanlara geliş ve yayılış dönemini işleyen yapıtlar ya çok azdır ya da hiç yoktur.Suzi Çelebi'nin bu yapıtı bu açıdan burada yaşayan milliyetler için ilginç bir kaynak oluşturmaktadır.16.CI yüzyıl Türk Edebiyatının Fuzuli,Baki,Ruhi gibi pek çok şair arasında Suzi Çelebi'nin başta gelen edebiyatçılarımızın sırasında yer alması şairimizin önemini gösterir", yazmıştı.
MEHMET PAŞA MEDRESESİ KÜTÜPHANESİ konusu da Müdürüm Süleyman Ağabeyin ilgilendiği hayati meselesi olması nedeniyle bu konuda yazdıklarının özetini aktarıyorum: Bu kütüphanede bulunan paha biçilmez değerde elyazması yapıtların ikiyüz kadarının konusu sanat,dini ve bilimsel ağırlıklıdır.Ortaçağ aydınlanma döneminde tüm dünya üniversitelerinde okutulan yapıtlar arasında 11.Cİ yüzyılın en büyük tıb bilgini İbni Sina'nın Tıb Kitabı" da vardır.Genel tıb alanında günümüzde de değişmeyen bilgiler içeren kitap kütüphanede yer almaktadır.Ayrıca İlkçağ Yunan bilgini Oklid'in Geometrinin Temelleri" adlı kitabının elyazması ile Kanuni Sultan Süleyman'ın Kanunname" sinin yayınlanışından 27 yıl sonraki elyazması kütüpahnenin değerli kitapları arasındadır."Kanunname" döneminde hukuki ve sosyal ilişkileri belirleyen çok önemli bir belge olarak değerlendirilmektedir.Ayrıca 800 yıllık elyazması bir Kur'an'la Prizrenli bir doktorun yüzlerce yıl önce yazdığı reçeteler bu kütüphanenin en değerli belgelerinden sadece birkaçıdır.
Elyazması kitapların son derece titizlikle hazırlanarak elyazısı kitap alanında en güzel örnekleri oluşturduğunu belirtebiliriz.Kitapların içinde hat ve tezhip (süsleme) sanatının eşsiz örnekleri yer alır.Bu kitaplardaki konular din,hukuk,tıb,matematik,biyoloji,kimya,felsefe,mantık,ahlak,gibi alanlardaki çalışmaları kapsamaktadır.Bu kitaplar,döneminde dünyanın sayılı kültür merkezleri olan Kahire,İstanbul,Şam,Bağdat ve başka üniversitelerde okutulmuşlardır.Bu arada kütüphaneye büyük bilgin ve devlet adamlarının özel olarak armağan ettikeri kitaplarda bulunmaktadır.Prizren'de sözünü ettiğim bu önemli kütüphaneden başka Emin Paşa kütüphanesi ile Sinan Paşa kütüphanesinin de bulunduğunu,vakıf malı olan bu kütüphanelerden başka çok sayıda özel kitaplıkların da bulunduğunu özellikle burada belirtmek gerekir demiştir Müdürüm Süleyman Ağabey.
Dil sevgisi vatanın ayrılmaz bir parçası olarak olmasa da dil sevgisini aşılar, Türkçeyi, Türkçeden yana olmayı onlara aşılıyordu. Ezelden ebediyete kadar bir topluluğu millet halinde koruyan, birbirini bağlayan bu Türkçeydi. Bu bağ öyle güçlü bir bağ ki kalbden kalbe geçmiş bir tel olmuş Türkçe bu yerlerden çekilmemiş onu çekmeye kimsenin gücü yetmemiştir.
Yazılacak daha neler neler var. Ama bu konuyu fazla deşmek istemiyorum. Sevimsiz olabilir çünkü. Müdürüm Süleyman Ağabey 1978-1980 yıllarına kadar Prizren Belediye Meclisi Asbaşkanı görevindeydi.1980 yılında yine çok sevdiği Prizren Şehrinin Ürbanizm Müdürü oldu. Ben hala Tan gazetesinde gazeteci olarak çalışıyordum. Dertlerimiz çakışıyordu. Ama 4 Mayıs 1980'deTito'nun ölümüyle yeni dertler başladı. Kardeşliğin çöküşü Müdürüm Süleyman Ağabey'e çok kötü etki yapıyordu. O kardeşliğe inanmış onun üstüne çakıl taşları koymaya devam etmiş ve bunun içerisine burada yaşayan Türklerin huzurunu, refahını yerleştirmişti. Herkes birbirini tanımakta, yollar mutlaka bir biçimde kesişmekte, yıllarca süren dostluklar, arkadaşlıklar bir anda "şiddet duygularına davranışlarına" teslim olmaktaydı. Sakin zannedilen yaşam bir anda kargaşaya dönüşüyordu. Müdürüm Süleyman Ağabey bulunduğu her ortamda bunu önlemek için konuşarak çaba sarf ediyordu. Balkanlarda geçen olaylar örgüsü ve çarpıcı etkilerini yaşıyorduk. Biz Balkanlarda olduğumuzu kötü anlamda çoktan unutmuştuk. Şiddetin anlık seyrettiği, komedinin trajediye, trajedinin komediye kıvrak bir şekilde dönüşebildiği puslu bir insanlık haritası sahneye taşınıyordu. Ben ve Tan'da "Üstünlük Kavgası" diye olayı niteleyen kimseler, Tan'da çalışanlar 1992 yılından 1999 yılına kadar maaş almamışlardı. Altı ayda bir kendilerine 50'şer DM verilmiştir. Orada çalışanlar Türkçe gazetenin ayakta kalması için kurban olmuşlardır. Görülen o ki kimse üstün olamamıştır. Benim ve daha bazı meslektaşlarımın Türk konuları üzerine vermiş olduğumuz savaşımı Kosova Türk kamuoyu pekâlâ bilir.
Müdürüm Süleyman Ağabey ve ben, eski durumdan yeni duruma geçiş konusunda bu kötü ortama uyamıyorduk. Onu bu şehirde yaşayan Sırplar ilkin Prizren Ürbanizm Kurumu Müdürü görevinden işinden attılar. Dört çocuğuyla birlikte dara düşürdüler. Daha sonra hırpaladılar. Müdürüm Süleyman Ağabey işsiz kaldığında da yılmadı. Türk, Arnavut, Sırp dostluğundan asla vazgeçmedi. Onu Sırplar kendi tarafına çekmek istediler. Dostluklar dünyasında onun için çok önemli bir noktası olan Arnavutlardan ayırmak istediler. Arnavut-Sırp dostluğu çöktürülmüştü. Türk Arnavut dostluğundan onu vazgeçtirmek için aşırı uç Sırplar ellerinden geleni yaptılar. Yanlış adrese başvurdular.
Başta Miloşeviç olmakla Sırplar kardeşlik birliği bozmakla kumar oynadılar. Kumarın fahişe olduğunu herkes bilir. Ünlü Baba romanını yazan Mario Puzo'nun kumar hakkında ilginç teorisi var: Kumarcı kahraman gibidir öleceğini bilir ama savaşa gider. Çünkü Müdürüm Süleyman Ağabey hepimiz adına özgürlük için hayatını ortaya koyduktan sonra bizim hiçbirimizin yüreksizliğe hakkı kalmamıştı. Çünkü Müdürüm Süleyman Ağabey ile biz hedefimizde haklıydık. Haklılığımız dün de bugün de doğrulanmıştır. Biz hiçbir şey kaybetmiş değiliz. Kaybedenler gerçekleri görmeyen ya da çıkarları uğruna görmek istemeyen onlardır. Müdürüm Süleyman Ağabey, sen artık aramızda değilsin. Hala hayatta olan bizlerin anılarında ne bizim suçumuz ne başkalarının ıstırabı var. Ama hala ortalığı kasıp kavuranlar kimse ne kendilerine ne de başkalarına yaptıkları hakkında yüzleşmeyi kabul etmediler. Bugün o eski Yugoslavya topraklarında ve Kosova'da babasını, anasını aklında tutmayan büyümüş çocuklar, sadece aklına yerleştiren, kardeşi ve küçük kardeşini kaybeden, artık arkadaşı olmayanlar var. Daha sonraları yüz binlerce emekli ve emekli olamayan ana babalarımız doktorsuz ilaçsız bu dünyadan ayrıldılar. Hala da bu devam etmektedir. Hayatta kalan bizler canlı olarak toprağa giremiyoruz. Yaşamayı sürdürmek zorundayız. Kosovalılar düşünce açısından da giderek daha ileriye gitmektedirler. Kosova 28 Şubat 2008 yılında bağımsızlığını ilan etti. Kosovalı Türkler buna sevindiler. Arnavut kardeşleri ile kucak kucağa oldular. Kosovalı Sırplar da egemen Kosova'ya alışmaya alışmaktadırlar. Sen bunları görmediğin için anlatıyorum. Konu kardeşlik birilikten ileriye yürüdü çünkü.
1994 yılının bir sabahında saat on sularında Bajdarhana semtinde İsmet Luma ile karşılaştığımda,'Süleyman öldü, demişti. Olamaz demiştim'. Çünkü daha dün onu görmüştüm. Müdürüm Süleyman Ağabeyin yüreği kardeşlik birliğin bozulmasını taşıyamadı. Yüreği çöktü. Sonrasında başımıza gelenleri görmedi. Sonrasında başımıza gelenleri görse yine dayanamayacaktı. Yüreği çökecekti. Onu kardeşlik birlik savaşçısı olarak Prizren'in Podkalaya milliyetçileri mutlaka öldüreceklerdi. Onlara ve başkalarının önüne sert çıkarak yılmazca durdurmayı istemişti ve denemişti çünkü.
RUHU ŞAD OLSUN!
SÜLEYMAN BRİNA (1935-1994)
Ankara,10.10.2009 YILI
Yorumlar (0)
Anket
Son Haberler
Tüm Haberler
Kosova’ya ABD Büyükelçisinin Atanmaması Ülkenin Washington Nezdindeki Önemini Azaltmıyor
Basha ve Malaj, Kosova–Arnavutluk Altyapı Projelerini Görüştü
KGG, Almanya’daki NATO Konferansına Katılıyor