“Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Bilakis onlar diridirler; fakat siz bunu bilemezsiniz.” (Bakara, 2/154)
“Müminlerden öyle yiğitler vardır ki Allah’a verdikleri söze sadık kaldılar…” (Ahzâb, 33/23)
Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.s.) buyurmuştur:
“İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.”
Bugün 24 Temmuz…
Takvimler, Batı Trakya Türklerinin hafızasına kazınmış acı bir günü yeniden hatırlatıyor. Doktor Sadık Ahmet’in aramızdan ayrılışının üzerinden tam otuz bir yıl geçti. Fakat bazı ömürler takvim yapraklarına sığmaz; onlar milletlerin hafızasında yaşamaya devam eder.
Doktor Sadık Ahmet, yalnızca bir hekim değildi.
O, Batı Trakya Türklerinin susturulmak istenen sesiydi.
Kimliği inkâr edilmek istenen bir milletin vakur duruşuydu.
Hukuk yoluyla verilen hak mücadelesinin sembol ismiydi.
Batı Trakya Türkleri, Lozan Antlaşması ile uluslararası hukuk tarafından tanınmış haklara sahip bir topluluk olmasına rağmen, uzun yıllar boyunca kimliklerini, eğitim haklarını, vakıflarını, dinî kurumlarını ve kendi adlarıyla var olabilme mücadelelerini büyük bedeller ödeyerek sürdürdüler.
İşte Doktor Sadık Ahmet, bu mücadelenin en gür sesi oldu.
O, korkunun değil cesaretin diliyle konuştu.
Suskunluğun değil hakikatin tarafında durdu.
Ve tarihe geçen o haykırışıyla milyonların gönlüne seslendi:
“Ben Türk’üm ve Türk kalacağım!”
Bu cümle, sadece kişisel bir beyan değildi.
Bu söz, Batı Trakya’da kimliğini inkâr etmeyen bir milletin varoluş yeminiydi.
Bir kimliğin, bir hafızanın ve bir medeniyet aidiyetinin ilanıydı.
Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun…” (Mâide, 5/8)
Sadık Ahmet’in bütün mücadelesi, bu ilahî emrin hayattaki karşılığıydı.
Ne makam istedi…
Ne servet…
Ne de alkış…
Onun bütün arzusu, Batı Trakya Türklerinin kendi kimlikleriyle, kendi isimleriyle, kendi kültürleriyle ve kendi inançlarıyla onurlu bir şekilde yaşayabilmesiydi.
Çünkü biliyordu ki insan, dilini kaybederse hafızasını kaybeder.
Kimliğini kaybederse istikbalini kaybeder.
Hafızasını kaybeden milletler ise zamanla tarih sahnesinden silinir.
İşte bu yüzden onun mücadelesi sadece Batı Trakya’nın değil, bütün Türk ve İslam dünyasının ortak meselesiydi.
Merhum Aliya İzzetbegoviç’in şu sözü bugün de yolumuzu aydınlatmaktadır:
“Unutulan soykırım tekrarlanır.”
Unutulan hak ihlalleri de tekrarlanır.
Sessiz kalınan adaletsizlikler büyür.
Bu sebeple Batı Trakya’yı hatırlamak, sadece geçmişi anmak değil; insan haklarını, hukuku ve adaleti savunmaktır.
Martin Luther King Jr.’ın şu sözü de aynı hakikati dile getirir:
“Her yerdeki adaletsizlik, her yerdeki adalet için bir tehdittir.”
Batı Trakya’nın hüznü Bosna’nın acısından ayrı değildir.
Filistin’in gözyaşı Doğu Türkistan’ın sessizliğinden bağımsız değildir.
Mazlumların kaderi ortaktır.
Vicdan da ortak olmak zorundadır.
Otuz bir yıl geçti…
Fakat Doktor Sadık Ahmet’in adı eskimedi.
Çünkü bazı insanlar ömürleriyle değil, bıraktıkları izlerle yaşarlar.
Yunus Emre’nin dediği gibi:
“Mal sahibi, mülk sahibi; hani bunun ilk sahibi?
Mal da yalan, mülk de yalan; var biraz da sen oyalan.”
Sadık Ahmet’in mirası servet değil; vakar, cesaret, mücadele ve onurdur.
Bugün Batı Trakya’da Türkçe konuşan her çocuk…
Ezan sesini özgürce duymayı arzulayan her gönül…
Kimliğini korkmadan ifade eden her genç…
Onun mücadelesinden bir iz taşımaktadır.
Bizler de bugün, vefatının 31. yılında Doktor Sadık Ahmet’i rahmetle, minnetle ve duayla yâd ediyoruz.
Yüce Allah’tan niyazımız; kendisine rahmetiyle muamele etmesi, makamını âli eylemesi ve ömrünü adadığı hak mücadelesini sadaka-i câriye hükmünde kabul buyurmasıdır.
Çünkü bazı insanlar toprağa emanet edilir.
Fakat fikirleri milletlerin vicdanına emanet edilir.
Ve o fikirler, nesilden nesile bir meşale gibi elden ele taşınır.
Doktor Sadık Ahmet’in yaktığı meşale de bugün hâlâ Batı Trakya semalarında yanmaktadır.
Rabbim rahmetiyle muamele eylesin.
Mekânı cennet, makamı âli olsun.
Selam ve dua ile…
Mehmet Tevfik Yücesoy
İstanbul – 24 Temmuz 2026