İnsan bazen en büyük hatasını, başkasının hatasına bakarken yapar.
Kendini korunmuş hatasız günahsız zanneder. Düşenin düştüğü çukuru uzaktan seyreder. Günaha sürüklenenin hikâyesini dinler. Bir yanlışın, bir kusurun, bir kırılmanın karşısında durur ve farkına varmadan hükmünü verir:
“Ben olsam yapmazdım.”
İşte insanı en çok aldatan cümlelerden biri budur.
Çünkü bu cümlede bilgi değil, tecrübesizlik vardır.
Merhamet değil, sınanmamışlığın kibri vardır.
Henüz kaybetmemiş insanların,
henüz ihanete uğramamış insanların,
henüz evladıyla, ailesiyle, makamıyla, servetiyle, sağlığıyla imtihan edilmemiş insanların kolayca kurduğu hükümler vardır.
Oysa hayat uzun bir yolculuktur.
Bugün ayıpladığın bir hâl, yarın kapını çalabilir.
Bugün küçümsediğin bir hata, yarın nefsinin önüne konabilir.
Bugün dalga geçtiğin bir acı, yarın senin yüreğinde büyüyebilir.
Hasan-ı Basrî Hazretleri’nin asırlar öncesinden gelen şu ikazı ne kadar sarsıcıdır:
“Bir adamı bir günahından dolayı ayıpladım. O günah gelip beni on beş sene sonra buldu.”
İnsan bu sözü okuyunca ürperiyor.
Çünkü kader, bazen bize başkalarını değil, kendimizi göstermek için zaman tanır.
Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz şöyle buyurur:
“Bir topluluk başka bir toplulukla alay etmesin. Belki de onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar.”
(49/11)
Ne büyük ölçü…
Çünkü biz insanların görünen hâllerini biliriz; Allah ise kalplerini bilir.
Bugün yerde gördüğümüz biri, yarın Allah katında bizden daha yüksek olabilir.
Bugün günahıyla tanıdığımız biri, yarın tövbesiyle veli olabilir.
Bugün kusurunu konuştuğumuz biri, yarın bizim kurtuluşumuza vesile olacak bir hayır sahibi olabilir.
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) bu konuda şöyle buyuruyor:
“Mümin, ayıplayan, lânet eden, kaba ve kötü söz söyleyen kimse değildir.”
Mümin olmak, insanların kusurlarını büyütmek değil; yaralarını örtmektir.
Çünkü taş atmak kolaydır.
Zor olan el uzatmaktır.
Kınamak kolaydır.
Zor olan anlamaya çalışmaktır.
Yargılamak kolaydır.
Zor olan merhamet etmektir.
Mevlânâ’nın dediği gibi:
“Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.”
Gece nasıl ki her şeyi karanlığıyla örterse, insan da kardeşinin kusurunu öyle örtmelidir.
Bugün sosyal medyada, kahvehanelerde, ekranlarda ve gündelik sohbetlerde insanların düşüşlerinden eğlence çıkaran bir çağda yaşıyoruz.
Birinin hatası milyonların eğlencesi oluyor.
Birinin sürçmesi binlerce yorumun konusu hâline geliyor.
Oysa düşene tekme vurmak insanlık değildir.
İnsanlık, düşenin yanına çökmektir.
Onunla birlikte ağlayabilmektir.
Elinden tutup kaldırabilmektir.
Çünkü hepimiz aynı yolun yolcusuyuz.
Kimimizin imtihanı görünür, kimimizin gizlidir.
Kimimiz servetle sınanırız, kimimiz yoklukla.
Kimimiz makamla, kimimiz yalnızlıkla.
Kimimiz günahla, kimimiz kibirle.
Ve bazen kibir, günahın kendisinden daha tehlikeli olabilir.
Filozof Epiktetos’un dediği gibi:
“Başkalarının kusurlarını saymadan önce kendi kusurlarını hatırla.”
Çünkü insanın gerçek olgunluğu, başkalarının yanlışlarını görmekte değil; kendi eksiklerini fark edebilmektedir.
Hayat şenliği de yaşatır, matemini de…
Kazandırır da, kaybettirir de…
Yükseltir de, yere düşürür de…
Ve sonunda anlarız ki;
Görmediğimiz yol ayrımlarının kahramanı olamayız.
Yaşamadığımız imtihanların galibi sayılamayız.
Bu yüzden kimseyi hor görmeyelim.
Kimseyi küçümsemeyelim.
Kimseyi ayıplamayalım.
Gıybetle kirlenmeyelim.
Düşenin üzerine basmayalım.
İbret alalım.
Dua edelim.
Şefkat gösterelim.
Çünkü yarın hangi imtihanın bizi beklediğini bilmiyoruz.
Belki de bugün kınadığımız şey, yarın sabrını öğrenmek zorunda kalacağımız ders olacaktır.
Ve belki de insanı Allah’a yaklaştıran şey; kusursuzluğu değil, kırılmışlığından sonra gösterdiği tevazu olacaktır.
Allah bizleri başkalarının kusurlarıyla meşgul olanlardan değil, kendi nefsiyle hesaplaşanlardan eylesin.
Âmin.
Selam ve dua ile…
M.Tevfik Yücesoy/ İstanbul