- Anasayfa
- Sizden Gelenler
- Sinema (Bioskop) - Raif Buş
Sinema (Bioskop) - Raif Buş
0 dk
Sinema ( Bioskop )
( "NeDeN , yukarıya İnİyOrUz " **** öyküler dizisinden )
Çiçekler arasında geçirdiğim günün akşamı , balkon çiçeklerimi sularken sinamaya uzun zamandır gitmedim diye huzurum kaçtı nedense. Kent sineması zaten oturduğum evin yakınında . Balkonumdan bile sinemaya gidenleri görebiliyordum akşam saatlerinde.
İki sinema vardı kasabada, işçiler sineması dedikleri sinema salonu kale altında kale temeli gibi sapağlamdı. Koltuklar tahtadan piknik sandalyelerine benzeyen bir sitemle oturak yeri kalkıp yatabiliyordu. Özel boya ve cilayla cilalanmış altmışların filmlerini izlemek, için tasarlanmışlardı sanki. Diğeri bakımlısı olanın salonu daha cilveliydi daha büyüktü. Bahçesi de vardı, ağaçlarla sarılmış, ağaç köklerinde çiçeklerle dolu açık hava sinemasının sahnesi de vardı . Ağaçların, yaprakların arasından süzülen rüzgar eşlik ediyor filmi izlerken rahatlıyordu insanı. Koltukları demir tahta kombinasyonu olmasına rağmen sıcaklıklarıyla davet ediyor gibiydiler seyircileri . Sinema girişinde bir de gişe vardı, tombul tombul hanımefendinin kendisini değil anca ellerini görebiliyordun biletini alırken. Giriş kapısındaki adam konuşmazdı , sahte bilet yutturamazdın kendisine, çok dikkatliydi. Allah dil kulaklardan eksik bırakarcasına gözlerini beş defa daha keskin kılmış kapıdakinin .
Yanındaki berak suyuyla akan nehrin adını almış sinema, kendisinin de berak olmasına özen göstermek amacıyla. Filimler üç dört günde bir değişirdi, filim afişleri özel vitrinlerde sergilenir. Afişi var, filimden fotograflar var bir de en önemlisi tarih ve saat yazardı büyük büyük harflerle en görünür yerde. Kasaba merkezine yürürken geçerdiniz bu vitrinin yanından, bakmamak da olmazdı duraksamadan geçemezdin.
Hele hele bir Türk filmi gelmiş te haberini almamışsan nasıl da titizlikle okurdun tarih ve başlama saatini. Karar verdiğinde de hesap yapmaya başlardın , seans saat 18 de gişe en erken saat 12 gibi açılır , kuyruk saat 10 dan oluşmaya başlar. Hesap kitap eder karar verirdin ya kuyruğa girip bekleyeceksin ya da karaborsacılardan bilet alacaksın. Kuyruğa girmek kolay da orada kalmak zor olurdu, itiş kakış derken biletsiz kalma riski de göze almak mecburiyetindeydin. Karaborsada da iki katına para vermek kolay değil. En güzeli deneyeyim derdin kuyruğa girip sıranı beklerdin ki o sıra her saniye değişir sende hep kuyruğun sonunda kalırdın.Yine de koluna omuzuna kalçana güvenerek şansını denerdin en azından. Kolun omuzun kalçan dilin gözün göz değilse cebine sarılırdın, güzel söz her kapıyı açar deyimi bu sinema kaıpısı önünde para her kapıyı açar mantığına dönüşüverirdi.
Yıllardır Hindistan ve türk filmlerinde olurdu bu karmaşalar sinema girişi önlerinde. Amerikan filimlerine de olurdu hele hele Jon Wajne, Burt Lancaster, Tony Curtis, Bruce Lee, Natalie Wood, Elizabeth Taylor, Pierre Brice -Karl May'ın Vinetou, Jan Pol Belmondo, Brigitte Bordot, Aramis - Portos - D'Artanyanlı üç silahşör, Kirk Dauglas Antoni Quin, Spartacus, Dracula, Psycho, Frank Sinatra şarkı dinler, Merlyn Monroe güzelik normlarını kafamıza yerleştirirken, Elvis Presley'le gitarı, elektrik gitarı gördük. Savaş filmleri de büyük yankı uyandırırdı. Almanları sanki biz yenmişiz gibi alkışlanırdı partizanlar.
Dini filmler siyası ortama uygun olmadığı gerekçesiyle hemen hemen yoktu. Hazreti Muhammedin filmi geldiğinde zaten haftalardır kasaba sinemada yaşıyor gibi bir hise kapılırdın. Bu da yetmedi amerikan filmi olsa dair Türkiye'nin bir kentinde yada sarayında bir bölümü çekilmişse kapalı gişe oynatılırdı günlerce. Halk Topkapı Sarayını bu filmlerde ilk defa gördü, Hindistan filimi Ramu karakterini kardeşleri gibi kabul etti, Samarciç'i makineli tüfek silahşoru gibi sahiplendi, Bata'yı bağrına bastı, Draviç bacımız oldu, Cüneyt'le duvardan duvara atladı, Brus ile uzak doğu dövüşlerini öğrenmeye çalıştı... Ta ki birileri çıplaklıkları perdeye yansıtana kadar. İşçi sineması denilen sinema çığrından çıktı , gizli gizli bilet alınmaya mecbur olundu, filim başlamasına bir iki dakika kala ceket yakalarını kaldırmış gizlenerek sinemaya girenler salon karardıktan sonra ilk koltuğa oturanların sayısı bir hayliydi.
Dini bayramlarda Türk ya da Hindistan filmi geri kalanında çıplaklıklar yansıtılırken perdeye, sinema salonları son nefeslerini çeker gibi solmaya başladı. Biti derken bittiler zaten, oysa ben köprü başı ekmek arası köftemi alarak sinema bahçesine gitmek ağaçların arasında esen rüzgar sesi eşliğinde sinema izlemek umuduyla yarınları beklerken çiçeklerimi suluyorum balkonumda. Sinemasız bir kasabada yaşamanın üzüntüsünü paylaşarak balkondaki küpe çiçeklerimle.
Ocak 2013
Raif BUŞ
[email protected]
Yorumlar (0)
Anket
Son Haberler
Tüm Haberler
Kosova’ya ABD Büyükelçisinin Atanmaması Ülkenin Washington Nezdindeki Önemini Azaltmıyor
Basha ve Malaj, Kosova–Arnavutluk Altyapı Projelerini Görüştü
KGG, Almanya’daki NATO Konferansına Katılıyor