İstanbul denince akla Sultanahmet gelir…
Sultanahmet denince ise akla, henüz yirmi sekiz yaşında ebediyete irtihal eden; ömrünü yıllarla değil, eserleriyle ölümsüzleştiren genç bir hükümdar gelir.
Kimi insanlar uzun yaşar, geride iz bırakmaz.
Kimi insanlar ise kısa bir ömre koskoca bir medeniyeti sığdırır.
Sultan I. Ahmed işte o bahtiyar insanlardan biridir.
Henüz çocuk yaşta devletin en ağır yükünü omuzladı. Daha yirmili yaşlarının başında milyonlarca insanın mesuliyetini taşıdı. Saltanatın ihtişamı içinde nefsini büyütmedi; aksine Rabbinin huzurunda küçülmeyi öğrendi. Çünkü o, yalnızca devlet adamlarının değil, gönül sultanlarının da dizinin dibinde yetişti.
Onun en büyük bahtlarından biri, devrin büyük mürşidi Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’nin irşad halkasında bulunmasıydı.
Hüdâyî Hazretleri, sultanlara dahi dünyanın geçiciliğini hatırlatan bir Hak dostuydu. O, “Padişahlık da bir imtihandır; asıl saltanat nefse değil, gönle hükmedebilmektir.” anlayışını yaşayarak öğretti. Sultan Ahmed de bu nasihatleri sadece dinleyen değil, hayatına nakşeden bir hükümdar oldu.
Rivayet edilir ki Sultan Ahmed, Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’ne büyük bir hürmet gösterir, onun sohbetlerinden güç alır, önemli kararlarında duasını talep ederdi. Çünkü biliyordu ki devleti ayakta tutan yalnızca kılıç değil; dua, hikmet ve ihlastır.
Bugün milyonlarca insanın hayranlıkla ziyaret ettiği Sultanahmet Camii, yalnızca taş ve kubbeden ibaret değildir. O cami; ihlasın, teslimiyetin, duanın ve Allah sevgisinin ete kemiğe bürünmüş hâlidir.
Sultan Ahmed, caminin temelinden kubbesine kadar her aşamasıyla yakından ilgilendi. Rivayet edilir ki zaman zaman işçilerle birlikte çalıştı, taş taşıdı. Çünkü biliyordu ki Allah için yapılan hizmette hükümdarlık ile işçilik arasında fark yoktur.
İnsan bazen makamıyla değil, secdesiyle büyür.
Tahtıyla değil, tevazusuyla yücelir.
Sultan Ahmed’in büyüklüğü de burada gizlidir.
Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’nin şu ikazı, yalnız Sultan Ahmed’e değil, bütün çağlara hitap eden bir nasihattir:
“Dünyaya güvenme; o kimseye yâr olmamıştır. Gönlünü Allah’a bağla ki hem dünyan hem âhiretin mamur olsun.”
Sultan Ahmed, bu hakikati genç yaşında kavramıştı.
Belki de bu yüzden yaptırdığı cami, kendi adına yükseltilmiş bir ihtişam değil; Allah’a sunulmuş bir kulluk nişanesi oldu.
Ne gariptir ki insan bazen ömrünün uzunluğuyla değil, niyetinin büyüklüğüyle tarihe geçer.
Sultan Ahmed sadece yirmi sekiz yıl yaşadı.
Bugün seksen, doksan yıl yaşayan nice insanın adı unutuldu.
Ama o, dört yüz yılı aşkın zamandır her ezanda, her duada, her secdede hayırla anılıyor.
İşte gerçek ömür budur.
Takvim yapraklarında yazan yıllar değil; geride bırakılan hayırlı eserlerdir.
Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’nin vefatı sırasında yaptığı meşhur dua ve vasiyet ise hâlâ gönülleri titreten bir hakikati hatırlatır:
“Bizi sevenler ve yolumuzdan gidenler denizde boğulmasın, son nefeste imanla göçsün.”
Bir mürşidin ümmetine bıraktığı en büyük miras işte böyle bir duadır.
Sultan Ahmed de böyle bir gönül sultanının terbiyesinde yetiştiği için, saltanatını ebedî saltanata hazırlığın vesilesi olarak gördü.
Bugün Sultanahmet Meydanı’nı gezen milyonlarca insan belki onun hayatını ayrıntılarıyla bilmiyor. Ama kubbelere baktıkça farkında olmadan şu hakikatin önünde duruyor:
**İnsan ölür…
İhlas ölmez.
İnsan gider…
Samimiyet kalır.
İnsan toprağa girer…
Allah için yapılan eserler kıyamete kadar konuşur.**
Sultan Ahmed’in hayatı bize şunu öğretiyor:
Mesele kaç yıl yaşadığın değildir.
Mesele, yaşadığın yıllara ne kadar anlam sığdırabildiğindir.
Çünkü Allah katında uzun ömürden önce bereketli ömür değerlidir.
Bugün hepimiz kendimize şu soruyu sormalıyız:
Biz göçüp gittiğimizde arkamızdan ne kalacak?
Bir bina mı?
Bir servet mi?
Yoksa insanların gönlünde yaşayacak güzel dualar mı?
Sultan Ahmed’in serveti bugün yok.
Sarayındaki ihtişamdan eser kalmadı.
Fakat semaya yükselen minareleri hâlâ insanları secdeye çağırıyor.
Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’nin irşadı ise hâlâ gönülleri Allah’a çağırmaya devam ediyor.
Biri taşlarla bir eser bıraktı…
Diğeri gönüllerde bir irfan mektebi kurdu.
Biri İstanbul’un siluetini süsledi…
Diğeri İstanbul’un ruhunu mayaladı.
Belki de medeniyet dediğimiz şey tam da budur:
Sultanların, âlimlerin ve velilerin aynı kıbleye yöneldiği; gücün hikmete, makamın kulluğa teslim olduğu bir iklim…
Sultan Ahmed yirmi sekiz yaşında bu dünyaya veda etti.
Fakat öyle bir eser bıraktı ki asırlar sonra bile insanlar onun adını hayırla anıyor.
Bugün İstanbul’un siluetine bakarken aslında sadece bir camiyi görmüyoruz.
Bir padişahın tevazusunu…
Bir mürşidin duasını…
Bir talebenin hocasına duyduğu hürmeti…
Ve kısa bir ömrün nasıl ebedî bir mirasa dönüştüğünü görüyoruz.
Çünkü ömür kısa olabilir…
Fakat ihlasla yapılan bir hizmet, Allah’ın izniyle asırlar boyunca yaşamaya devam eder.
Selam ve dua ile…
M. Tevfik Yücesoy
İstanbul