M. Tevfik Yücesoy
10.06.2026/ İstanbul
Bazı sıradışı mekânlar vardır; taşları dile gelir adeta, rüzgârı dua eder, aziz toprağı hafızaya dönüşür.
Bosna’nın kalbinde, Prusac’ın yeşil yamaçları arasında arşa yükselen Ayvatoviça (Ajvatovica) işte böyle bir yerdir.
Her yıl binlerce insanın akın ettiği bu mübarek plato aslında yalnızca bir ziyaret yeri değildir. O, asırlardır Bosna’nın ruhunu ayakta tutan görünmez bir kandilin ışığıdır. Bir milletin hafızası, bir medeniyetin duası, bir halkın Allah’a yönelen ortak niyazıdır.
Bugün 516’ncı kez kapılarını açan Ajvatovica Günleri, bize yalnızca geçmişi hatırlatmıyor; aynı zamanda geleceğin hangi kökler üzerinde yükseleceğini de gösteriyor.
Çünkü Ajvatovica’nın merkezinde bir kaya değil, yaratıcının en eşref mahluku bir insan vardır.
Bir derviş…
Bir gönül eri…
Bir sabır abidesi…
Ayvaz Dede…
Rivayete göre Prusac susuzlukla mücadele ediyordu.
İnsanlar çare arıyor, yollar deniyor, güçlerini tüketiyorlardı. Fakat su, devasa kayaların ardında mahpus kalmıştı.
İşte tam o günlerde Ayvaz Dede ortaya çıktı.
Elinde ne bir ordu vardı ne de bir servet…
Ne mühendislik bilgisi ne de dünyalık bir kudret…
Onun sahip olduğu tek şey, Allah’a teslim olmuş bir kalpti.
Kırk gün boyunca dua etti.
Kırk gün boyunca umut etti.
Kırk gün boyunca vazgeçmedi.
Her sabah namazından sonra dağa çıktı.
Sessizliğin içinde Rabbine yöneldi.
İnsanların çaresizliğini kendi yüreğinde taşıdı.
Ve kırkıncı gün…
Rivayete göre iki beyaz koçun çarpıştığını gördüğü rüyanın ardından kaya yarıldı.
Su özgürlüğüne kavuştu. Hz Hacer annemize zemzemin musahhar kılınması misali…
Prusac can buldu.
Belki asırlar sonra bile bu hikâyenin canlı kalmasının sebebi kayanın yarılması değildir.
Asıl mucize, bir insanın umudunu kaybetmemesidir.
Asıl mucize, duanın sabırla birleştiğinde dağlardan daha güçlü olabilmesidir.
Bugün Ajvatovica’ya yüreğiyle ruhuyla manasıyla gelen on binlerce insan, aslında o yarılmış kayanın önünde kendi hayatlarını görür.
Kimi geçim sıkıntısıyla gelir.
Kimi hastalığın yüküyle…
Kimi ayrılıkların hüznüyle…
Kimi Bosna’nın savaşta kaybettiği evlatlarını hatırlayarak…
Kimi ise sadece kalbinin sesini dinlemek için…
Ve herkes aynı hakikati hisseder:
Her kayanın ardında bir su vardır.
Yeter ki insan vazgeçmesin.
Yeter ki dua ile gayreti birbirinden ayırmasın.
Ayvaz Dede’nin Bosna’ya bıraktığı en büyük miras da budur.
Ajvatovica’yı anlamak için yalnızca dini bir merasim olarak bakmak yeterli değildir.
Burada Osmanlı’nın izleri vardır.
Burada Bosna’nın gözyaşları vardır.
Burada savaşların ardından ayağa kalkmayı başaran bir milletin direnci vardır.
Burada atların nal sesleriyle birlikte tarih yürür.
Burada sevdalinkaların hüznü dağlara karışır.
Burada Kur’an tilavetleri vadilerde yankılanır.
Burada Türkiye’den gelen bir misafir ile Sancak’tan gelen bir genç, Avrupa’nın farklı şehirlerinden gelen Boşnaklarla aynı sofrada buluşur.
Ve herkes aynı duanın içinde kardeş olur.
İşte bu yüzden Ajvatovica sadece Bosna’nın değil, bütün gönül coğrafyasının ortak mirasıdır.
1947 yılında yasaklandığında insanlar sadece bir etkinliği kaybetmediler.
Bir hafıza susturulmak istendi.
Bir gelenek unutturulmak istendi.
Fakat bazı dualar vardır ki yasaklarla susturulamaz.
Bazı hatıralar vardır ki zamana teslim olmaz.
Nihayet 1990’larda Ajvatovica yeniden dirildi.
Çünkü Ayvaz Dede’nin kırk gün boyunca taşıdığı umut, aslında Bosna halkının asırlardır taşıdığı umudun kendisiydi.
Bugün 516’ncı Ajvatovica’nın kapıları yeniden açılırken, Prusac’ın dağlarında yankılanan ses yalnızca bir festivalin başlangıcı değildir.
Bu ses;
Sabra inananların sesidir.
Duanın gücüne inananların sesidir.
Kimliğini koruyanların sesidir.
Medeniyetini yaşatanların sesidir.
Ve belki de en çok, zor zamanlarda umudunu kaybetmeyenlerin sesidir.
Ayvaz Dede’nin kırk günlük duası asırlar önce sona erdi.
Ama onun Bosna’nın kalbine bıraktığı dua hâlâ sürüyor.
Dağlar arasında…
Atlıların izlerinde…
Sevdaların türküsünde…
Kur’an’ın sedasında…
Ve Ajvatovica yoluna düşen her gönülde…
Hâlâ devam ediyor…
Selam ve dua ile…